19 Haziran 2014 Perşembe

HER ŞEY "DÜRÜST OLABİLMEK" KADAR BASİTTİ ASLINDA, BİZ SON ÇARE OLARAK YOK SAYIYORUZ





Aslında kafamda hep ülkemiz siyasileri ile ilgili yazmak var ama bu adamlar hakkında yazmaya bir başlarsam devamı gelmeyecek gibi, sonu olmayan bir döngüye girecek gibi hissediyorum. Üstelik o kadar cahil (İlber Hoca'ya selam :)) bir topluluk tarafından yönetiliyoruz ki, bununla ilgili yapılmış veya yapılabilecek her türlü eleştiri, agresif-pasif-mizahi olmak üzere her yolla, çoktan söylendi. Şimdilerde ise gündem ne ise onunla ilgili yorumlar yapılıyor, paylaşımlarda bulunuluyor. Ama azaldığını hissedebiliyorum. Keza, ben de adeta çılgınlar gibi sürekli bir şeyler yazıp çizerken, ben bile sıkıldım ve konuşmuyorum. Hatta gün boyu TV veya Haber okuma sıklığım bile oldukça azaldı. Galiba herkes bu adamlardan çok sıkıldı ve dikkate bile almama boyutuna geçti. Öyle mi acaba?

Eğer siz de sosyal medyayı oldukça etkin kullanan biriyseniz "Troll" kelimesinin anlamını bilirsiniz. Troll'un gerçek anlamından ziyade, -özellikle- 17 Aralık sürecinden itibaren belli ideolojilerdeki insanlar için parlayan bir meslek olduğunu da bilen bilir. Bu pasif süreç trollerde bile geçerli sanki. Onların yaptığı şuursuz propagandalarda bile bir azalma var. Gerçi trollerin çalışma şekli tez-antitez şeklinde ilerliyor. Olan bir durum karşısında karşıt bir tutum sergilemek amacıyla çalışıyorlar. Onların başarıları, twitterda açtıkları "hashtag"lerin "Trend Topic" olmasıyla ölçülüyor. Dolayısıyla azalmanın sebebi bu da olabilir :) Bilemedim şimdi :)

Nasıl bir milletiz, kimyamız nasıl çalışıyor ben hiç çözemedim doğrusu. Şöyle bir son 1-1,5 yıllık sürece bakıyorum, hatırladıkça yoruluyorum.

Gezi sürecinden önce -özellikle de- bir kesimin damarına bin bir çeşit yasaklarla basılarak yükseltilmiş olan tansiyon, 31 Mayıs'ta büyük patlamanın ilk kıvılcımını attırdı. Sonra bu kıvılcım hiç beklenmedik şekilde büyük halk kitlelerine yayıldı ve o sıralarda teeee Fas'tan emniyet güçlerine(!) talimatlar veren zat-ı muhteremin gece yarısı konuşması esnasındaki yüzü gözümün önünden yıllar geçse de gitmeyecek. İşte bu zat-ı muhteremin o dönem takınmış olduğu tavır, hayatının bundan sonraki kısmında bir daha asla belini doğrultamayacağı günleri getirdi. O hatayı yapmayacaktı, çok yanlış yönlendirildi!

Her şey 31 Mayıs 2013'den sonra değişti aslında. Öyle kilit bir olaydı ki bu 31 Mayıs, o günden sonra kimse bir daha belini doğrultamadı. Gezi süreci başlı başına bir konu, o yüzden bu konunun detayına hiç girmeyeceğim. Bu süreçten sonra ilk gözle görülür değişiklik Zaman gazetesinin "Zaman kardeşlik zamanı" manşet ve reklamlarıydı.

Cemaatin gazetesi olarak da bilinen Zaman gazetesinin bu reklam afişleri bundan sonra gelecek olayların adeta bir habercisi niteliğindeydi. Aslında yolları Cemaatle çoktan ayrılmış olan hükümet, "Dershaneler" konusunu dillendirmeye başladıktan sonra, gazete bu manşet ve reklamlarla, 5-6 ay evvel cemaatin, emniyet içerisindeki "Talebeler"ine kırdırdığı kesimle barış ilan ettiğinin mesajını veriyordu. Ancak ilk etapta kelimenin tam anlamıyla "Yemedi". Tamam millet olarak çok unutkan olabiliriz ama Gezi Direnişi öyle kolay kolay unutulacak cinsten değildi. Reklam etkisini henüz gösterememişti. Ama önemli değildi daha çook şeyler olacaktı nasıl olsa.

Sonrasında 17 Aralık süreci, 4 bakan ve çocukları, 28 Aralık ve devamında her gece yayınlanan yeni ses kayıtları derken 2. dönüm noktası olabilecek o sürecin içerisine girdik. O ses kayıtlarıyla neler öğrendik neler! 2 kelimeyi bir araya getiremeyen adamları, sünepe oğulları, çok afedersiniz ama "yavşak" danışmanları mı, telaşa kapılmış titreyen sesleri mi, onca güce sahip olanların kısık sesini mi, İnşallah-Maşallah kelimelerinin cehennemin en dibinde yer alacak adamların dilinden düşmemesini mi, "Bide"nin ne olduğunu mu, medya sektörünün üst düzey yöneticilerin zavallılığını mı.. Neler neler..  Hepsini tek tek anlatıp analiz etsem buradan köye yol olur. Maalesef ülkemiz adına çok acınası zamanlar yaşadık.

İşte artık AKP-Cemaat sıcak savaşı halkın gözü önünde alenen başlamıştı. 40 yıllık kadim dostluk bir anda(!) ezeli düşmanlığa dönüşmüştü. Cemaatin derinden çalışması onlarca yıla dayanır. Devletin girilmedik hiçbir kurumunu bırakmayan Cemaat mensupları yıllarca çalışmış, tutulabilecek tüm kayıtları tutmuş, tüm belgeleri depolamıştı. Tabii bütün bu süreç de doğal olarak Cemaate patlamış oldu. Cemaat diyoruz da cemaat de bu işin taşeronu. Görünen yüz, kullanılan el veya tutulan maşa, ne isterseniz onu diyin.

Velhasıl kelam seçimlere geldik. Tam anlamıyla "Olaylar olaylar"dı. Seçimlerde AKP yine ezici (!) farkla çoğu yeri kazandı. Onca rezilliğe rağmen inanılmaz algı çalışması yapıldı. Dürüst veya hileli, aylarca tartışılan sonuçlar ve bazı yerlerde tekrarlanan seçimlere rağmen şov devam etti.

Bütün bu süreç kavga gürültü tam gaz devam etti ve sonunda halk da birbirine düşman kesildi. Halk herkese göre farklı biçimlerde ayrıştı; Alevi, Sünni, başı açık, başı kapalı, mağdur, mağrur, gerizekalı, gezizekalı, zekiler, zekasızlar vs vs. Herkes bir şey söyledi ama bu ayrım bir şekilde "Vicdanlılar-Vicdansızlar" ve "İyi İnsan-Kötü İnsan" ayrımıyla son buldu. Sonunda istenen oldu ve farkı görüşlere sahip 2 kardeş bile birbiriyle tartışmaya başladı. Hükümet yanlıları bütün bu olaylara inanmamakta, karşıtları ise bütün bu olaylar karşısında nasıl hala partizan olunabildiğini anlayamamaktaydı. Hükümet yanlılarının işi de hiç kolay değildi, yıllarca inandıkları kişilerle ilgili ortaya saçılan onca kayıt, belge ve dahi görüntü bile olsa inanç inançtı ve kolay kolay yıkılmazdı.

Tabi bu zamana kadar sosyal medyada özel olarak görevlendirilmiş troller ve hatta robot hesaplar sürekli olarak ortalığı iyiden iyiye karıştırma görevlerini çok başarılı bir şekilde yerine getirdiler. Zaten laçkalaşan sinirler iyice yıpratılmış ve kardeş kardeşe, akrabalar birbirine ciddi anlamda düşman kesilmişti. Sosyal medyada kimse birbirine inanamıyordu.

Soma faciası...
Sözlerin tükendiği yer. Her bir işçinin acısı kalpleri ve vicdanları yakıp kavururken belki de uzun süredir ilk kez ayrılmış olan bu 2 taraf aynı anda aynı hisleri paylaşmıştı. Taa ki hükümet görevlilerinin Soma'daki görüntüleri internete düşene kadar. Ondan sonra tekrar ve bu defa ölüm üzerinden çok iğrenç bir şekilde bölünmeler gerçekleşti. Troller yeni gelen emirler doğrultusunda itaat etmek ve kitlelerine algı çalışmasını yapmak amacıyla tekrar görevlerinin başına geçtiler. Bu seferki hepsinden iğrençti, çünkü ölen işçilerle, yakınlarıyla ve o bölge halkıyla ilgili aslı olan/olmayan laflar klavyelerden dökülmeye başlanmıştı. Bu kadar büyük bir acıda bile bir araya gelmemizi istemiyorlardı. "İsrail dölü", "Yiyorsa gel bi de yüzüme söyle" cümlelerine bahaneler üretiliyor, Sille tokat meydan dayağına ve tekmelere mazeretler uydurulup, yalandan darp raporları alınıyordu.


En nihayetinde bütün bu olaylar insanları yordu ve hatta perişan etti. Ve galiba bir şeyler kırılmaya bu olaydan sonra başladı. Yavaş yavaş azaldı diyorum ya tek tük devam ediyor yine tepkiler.
Ama 1 ay evveline kadar her arkadaş buluşmasında sohbetimizin çoğunu bu hararetli ülke gündemi oluştururdu, artık azaldı. Biz evde karı-koca konuşurduk, artık yorulduk. Ailemle telefonda bile konuşur kritik yapardık, artık yapmıyoruz.

Birinin adına utanma duygusu diye bir duygu vardır. Bir bakıma da aslında empati kurmaktır. O kişilerin yerine geçersiniz bir anda ve utanır, kızarır, bozarır ve hatta yerin dibine geçersiniz. Bu aynı zamanda vicdan sahibi olduğunuzun da bir göstergesidir. Çünkü o anda o kişinin o lafları etmesini istemezsiniz de, belki de yakıştıramazsınız. Bazen apaçık bir gerçeğin yalanlandığı an hissedersiniz bunu. Hem aptal yerine konulmaya çalıştığınız için kızar, hem de sizi bu denli aptal sanacak kadar aptal olduğunu düşündüğünüz için utanırsınız.

Sanırım bizi bu utanma duygusu artık sessizleştirdi. Çünkü bu kadar yoğun bir gündem bombardımanının ardından, bize büyüklük taslayanları yok saymaya başladık. Evet kelime tam olarak bu: YOK SAYMAK. Şuan memleketin geleceği daha büyük terör grupları tarafından bu kadar tehlikedeyken biz ülke büyüklerini yok sayıyoruz. Sosyal medya terimi olarak "Yav he he" deyip geçiyoruz.

Beyin tam anlamıyla çıldırmamak için kendini korumaya aldı. Artık sessizleşti ve tepki vermemeye başladı. Aslında bu sessizlik, yaratanın kullarına tanımladığı koruma refleksi galiba diye düşünmeye başladım. Hatta geçenlerde, dünya genelinde en büyük kötü alışkanlık olan tütün tiryakiliğinden kurtulmanın en önemli yolunun onu yok saymak olduğunu söyleyen bir uzman dinlemiştim. Şimdi bütün bu olanları düşününce bu uzmana çok fazla hak veriyorum.

Şuan ülkece ve hatta dünyaca yaşadığımız sendromdan kurtulmanın ve daha sağlıklı yorum yapabilmenin bir yolu da herhalde yok saymak. Bizi zaman zaman saldırganlaştıran uyaranlara karşı görmezden gelebilmeyi öğrenmek. Gerçi bu konu hakkında yazarak, siz okuyuculara bunu yeniden hatırlatmış olsam da herkes kendi otokontrolünü sağlayabilecek şekilde donatıldığından bunu problem etmiyorum.

Konu sigara/tütün vb. olunca yok saymak tamamen unutmayı beraberinde getirse de, konu ülke olunca yok saymak beraberinde unutmayı getirmemelidir. En nihayetinde sigara kötü bir alışkanlık ancak ülke bizim tarihimiz, aynamızdır.

Şuan halkın ayrıştırılan kesimi ve neredeyse tüm dünya ülkeleri tarafından dikkate alınmayan ve adeta "İPLENMEYEN" bir ülke olduk. Umarım biran önce toparlanıp kendimize geliriz. Aksi halde gelecek nesil için "Yüz karası" olarak adlandırılan bir nesil olarak tarihe geçeceğiz.




Gelecek güzel günlerin umuduyla,
Özge

16 Haziran 2014 Pazartesi

Eskilerden ...

Bundan yıllaaaar yıllar evvel bir yazı yazmışım. Yo hayır 60 yaşında değilim :)

Her neyse, onu buldum ve okudum. Tabi üzerinden çok zaman geçince okurken güldüm yazdıklarıma, komik geldi :) Ama bir kısmını beğendim onu paylaşacağım.

Bakış açısını değiştirmenin matematiksel formülünü yazmışım. Formülü yazmak kolay, iş ki uygulayabilmekte.

Daha fazla uzatmadan yazayım da nostalji olsun :)


Nostalji

"İnsan bakış açısını değiştirirken çok dikkatli olmalı. Çünkü gördüğü şeyler hoşuna gitmeyebilir, acı verebilir, tiksindirebilir, sinirlendirebilir, dahası bütün bunlar gerçektir, daha da gerçeği bunların her biri hafızaya kazınır.  (Bakış açısı: SİYAH)

Bazen gördüğü şeyler çok hoşuna gidebilir, pespembe ve çekici gelir, rüya gibi ama gerçektir o an, güldürür, kalpçikler çıkartır insanın kafasından, dahası bütün bunlar gerçektir. (Bakış açısı: PEMBE)

Bunlar bakış açılarının yalın hali.

Bir de davranışlara, karşı niyete ve eylemlere göre değişen bakış açıları vardır. Bu durumda bakış açısı bağımlı değişken, eylemler, karşı niyet ve davranışlar ise bağımsız değişkendir. Bu arada bu değişkenler arasında korelasyon da vardır. Yani bakış açısı; davranış, karşı niyet ve eylemlere göre değişkenlik göstermektedir.

Ben bu durumu bir süreç olarak gözlemlemeyi tercih ediyorum şuan. Bence daha anlamlı çıkacaktır.

Mesela; başlangıçta bakış açısı PEMBE olabilir (Pre-Test). Belli bir süre sonra o bakış açısı neden SİYAH olmuştur? (Post-Test)

Bunu; yüzlerce bağımlı olabilecek değişkenden sadece yukarıda bahsettiklerimle bir model kurarak görmek istiyorum. y=ax1+bx2+cx3+d

y=Bakış açısı
x1=Davranışlar
x2=Karşı niyet
x3=Eylemler

Bu modelin sonunda davranışlar benim bakış açımı "a" kadar etkilemiş, karşı niyet benim bakış açımı "b" kadar etkilemiş, eylemler ise benim bakış açımı "c" kadar etkilemiş diyebileceğim. Bu formülden, bana en çok zarar veren neyse onu azaltma veya en çok fayda eden neyse onu çoğaltma yoluna gitmek gibi bir davranış içinde bulunmam gerektiğini anlayacağım.

Bakış açısı olayı her ne kadar duygusal olsa da matematikle açıklanabilecek kadar da basittir.

Pespembe olarak hayal ettiklerimin, içlerine girince aslında ne kadar da KAPKARA olduklarını fark ettim. İlk zaman rahatsız etti. Sonra bakış açımı değiştirmeme sebep olan değişkenleri bir bir çıkarttım ortaya ve sonuç pozitif.

En azından oranını arttırdığım bir değişkenimin beni  % kaç etkileyeceğini biliyorum...(Şimdilik)"


Bu da burada kalmış olsun bakalım.

Belki bu formülü ilerde geliştirmek de kısmet olur :)

Görüşürüz
Özge



9 Haziran 2014 Pazartesi

1 Avuç Toprak


O kadar derin ve hassasiyet gerektiren bir konu ki nereden, nasıl başlayacağım hakkında çok zorlanıyorum. Konuşurken veya yazarken çok dikkatli olmam gerektiğini hissediyorum. En ufak bir dikkatsizlikte anne-babaya yapılmış bir saygısızlık gibi olduğunu düşünerek "Toprak"a büyük saygı duyuyorum.

Toprak besleyicidir, barındırıcı ve yaşam verendir. Toprak kelimesi "Ana Vatan" kelimesi ile kavramsal olarak bağlantılıdır. Kutsal kitaba göre varoluş kaynağımızdır ve son nefesimizi verdikten sonra yine bizim ruhsuz bedenimizi kabul edecek olandır.

Her ne kadar evlerimizi, sokaklarımızı, yaşam alanlarımızı topraktan arındırmaya çalışsak da yine temelde toprak yok mudur? Her yer beton, her yer metal, her yer plastik ve her yer "ahşap görünümlü" plastik. Plastiğin bile "kandırıkçısını" yaptık. Ahşap görünümlü, kumaş görünümlü, doğal taş görünümlü ve belki yüzlerce çeşidi... Bunu yapıyoruz ve kendimizi kandırıyoruz. Çünkü aslen hala plastik, hala ruhsuz, hala işe yaramaz.

Kullandığımız malzemeler, sağımız-solumuz-önümüz-arkamız, dokunduğumuz, kokladığımız her şey plastik olunca, insanlar da bu plastikleşen dünyaya ayak uydurmaya çalışıyor. Plastikleşen dünyaya ayak uyduran insanlardaki en büyük değişim ise beyinlerinde ve kalplerinde yaşanan plastikleşme oluyor. Yoğrulabilen, 1 damla su ile ürün veren, kendini minimum girdi ile geliştirebilen toprak niteliğindeki beyinlerimiz artık plastik niteliğindeki beyinlere dönüşüyor.

Bünyesinde binlerce bakteri, mineral ve her türlü canlıyı barındırıp güneş, su ve rüzgarla birleşince üretim yapan toprak gibi, beyinlerimiz de yeni bir düşünceyle yeni ve farklı bakış açıları geliştirmekte, ilim dünyanın diğer ucunda bile olsa onu bulmak için koşturma peşinde ve hevesinde değil miydi?

Toprak içerisinde hafıza barındırır, nesilden nesle bilgi aktarımı yapar. Plastiğin ise hafızası yoktur. Ne şekil verirsen o şekli alır. Kendisine dokunan hiçbir şeyden etkilenmez. Denize düşse yüzlerce yıl hiçbir şey olmaz. Su, hava; bunlar onun için bir hiç. Yalnızca sıcaktan-ateşten etkilenir. Sıcağı gördüğü zaman ağzı burnu yamulur, şekli bozulur.

Toprak üzerine yediğiniz bir meyvenin çekirdeği düşse hemen kendine çeker. O çekirdekle paylaşımda bulunur, onunla çok uzun ve yararlı birliktelik için kök salmasına yardım eder. Üzerine kuru dal diye attığın bir odun parçasının bile üzerinden yalnızca haftalar sonra filizlerin, minicik yaprakların oluşmasına neden olabilir. Bizim gözümüzde çöp olarak gördüğümüz minicik parçalara hayat verir, onlarla birliktelik kurar. Üstelik bu birlikteliğin asıl amacı kendine fayda sağlamak değildir aslında. Kendine benzemeyen, kendinden olmayan şeyleri beslemek ve yaşatmak üzerine kurulmuş bir düzen ve kodu vardır toprağın.

Toprak niteliğindeki beyinlere sahip olan insanlarımız, atalarımız da kendilerinden olmayan canlılar için birliktelikler kurmaktan çekinmemişler, hayatlarını diğer canlıların ve gelecek nesillerin daha iyi yaşamasını sağlayacak olan buluşlar yapmaya adamışlardır. Şimdi içerisinde bulunduğumuz durum ise plastikleşen beyinler ve kalpler sarmalında oradan oraya savrulmaktan başka hiçbir şey değil.

1 avuç toprak deyip geçmeyin! Toprağın kıymetini, kutsallığını, haşmetini ve hayat vericiliğini kabul edip taktir edin. En sonunda bedenimizin de karışacağı bu toprağa yaşarken de karışmak; ölmeden önce de yaptığı tabloları milyonlar edebilen bir ressamın mutluluğuna benzer. Toprak ile uğraşan, ona saygı gösteren, ona bakan, ona dokunan insan mutludur.

Çoğumuzun hayali değil midir doğayla iç içe bir yerde yaşamak? Sakin, sessiz, belki birkaç meyve sebze ekip biçebileceği bahçeli bir dağ evi/bağ evine sahip olmak? Tatile gittiğimizde kim biran önce dönmek ister gittiği yerden? Bu hayaller şuan hepimiz için hala gerçekçiliğini koruyor. Bir kısmımız istesek gidip bir yerde 100m2 arsa alıp içine minik bir ev kondurup toprakla, tarımla uğraşabiliriz. Ama korkarım ki bu gelecek nesiller için bir ütopya olacak.

Bir yandan plastik ilişkilerden ve plastik dünyanın etkilerinden kurtulmak için, her ne kadar zor ve kısıtlı şartlar içerisinde olsa da, kendilerine toprakla yaşam alanı oluşturmaya çalışanları görebiliyorum.
Mesela şehir içinde, balkonunda fesleğen, domates gibi minik bostanlar oluşturanlar, camından aşağıya rengarenk sardunyalarını sarkıtanlar aslında içlerindeki o isyanı, toprağa olan özlemini minik minik haykırıyorlar. Belki farkında değiller ama geçmişten gelen bazı kodları hala silinmemiştir onların.

Bu yanlış şehirleşme ve planlama nasıl bunca uzun zamana yayıla yayıla yapıldı ise, düzelmesi de kısa zamanda olabilecek bir iş değildir. Uzun yıllar boyunca devam edecek, sabırlı bir planlama gerektirir. Bu sen ben gibi bireylerin hatta belediyelerin bile yapabileceği bir şey değil, olması gereken bu hassasiyetin bir dünya politikası olması gerektiğidir. Bu koruma ve planlama için bir adım atanı, bir fikri olanı, bir şeyler anlatmaya çalışan herkesi fil kulağıyla dinlemek gerek.

Son yıllarda, özellikle de seçim zamanlarında sürekli bir şeylerin/bir yerlerin açılışı oluyor. Melih Gökçek üst geçit açılışı bile yapmıştı :) Sahi hanginiz bir "Tabiat Parkı" açılışı duydu? Ya da "Eskimiş metruk x binası yıkılıp yerine ağaçlandırma yapıldı" gibi bir şeye şahit oldu? Hanginiz "bilmem nerede 10 yıl önce dikilen bir zeytin ağacı ilk hasadını verdi, tadına ilk bakan ise bilmem ne bakanı oldu" gibi bir haber duydunuz? Kimse gülmesin, bu son verdiğim örnek, köprü açılışından daha komik değil!
Bu tip şeyler yapılmış da olabilir ama yapılsa bile artık bu eylemler haber değeri taşımadığı için kimse hiçbir şey bilmiyor. En azından ben böyle bir durum gözlemleyemedim..

Bunun başka bir çeşidini gözlemledim!
Geçtiğimiz günlerde Amasya'da bir parkı yıkıp, yerine benzin istasyonu yapılmak istendiğinde halk ayaklanmış ve parka gitmişti. Orada bir teyzeye mikrofon uzatılmıştı ve teze aynen şu lafları söylemişti: "Hayatları boyunca toprağa 1 bardak su döküp de bir çiçek bile yetiştirmemiş insanlar" Bu cümle beni çok etkiledi. Ve maalesef %100 haklıydı. Bu tip insanlar hiçbir zaman bu dediklerimizi anlayamayacaklar.



Aslında bu noktaya geliş sebeplerinden ve aklımdaki deli sorulardan en önemlisi toprağa "ana" ismini vererek ona "Toprak Ana" demiş olmamız. "Ana" dediğimiz kişi bizi dünyaya getiren, bizi her zaman ne şartlarda olursa olsun besleyen, koruyan, kollayan, bir kolunu kırsan ötekisiyle sarılan, bir kanadını kopartsan diğeriyle koruyan, canından can nefesinden nefes veren değil miydi? Biz her türlü şımarıklığı, aymazlığı yapsak da bizi yine unutur mu? Unutmaz! Yok sayacak kadar küser mi? Küsmez!

Peki biz "Ana" diye isimlendirdiğimiz bu toprağa bu şekilde davranma hakkını nasıl olmuş da kendimizde bulmuşuz? "Ana" tamlaması mı bizi bu kadar şımarık ve bencil yaptı?

"Toprak Ana" yerine  "Toprak Banka, Toprak Vergi, Toprak x" deseydik de toprağı bu denli bencilce istismar etmeseydik, biraz korkup biraz çekinseydik de bu kadar zararlı varlıklar haline gelmeseydik.

Aşık Veysel' i ve Aşık Veysel gibi toprak beyinli ustaları saygıyla anıyorum.

Karnın yardım kazmayinen bel ilen,
Yüzün yırttım tırnağinen el ilen,
Gine beni karşıladı gül ilen,
Benim sadık yarim kara topraktır.