HER ŞEY "DÜRÜST OLABİLMEK" KADAR BASİTTİ ASLINDA, BİZ SON ÇARE OLARAK YOK SAYIYORUZ
Aslında kafamda hep ülkemiz siyasileri ile ilgili yazmak var ama bu adamlar hakkında yazmaya bir başlarsam devamı gelmeyecek gibi, sonu olmayan bir döngüye girecek gibi hissediyorum. Üstelik o kadar cahil (İlber Hoca'ya selam :)) bir topluluk tarafından yönetiliyoruz ki, bununla ilgili yapılmış veya yapılabilecek her türlü eleştiri, agresif-pasif-mizahi olmak üzere her yolla, çoktan söylendi. Şimdilerde ise gündem ne ise onunla ilgili yorumlar yapılıyor, paylaşımlarda bulunuluyor. Ama azaldığını hissedebiliyorum. Keza, ben de adeta çılgınlar gibi sürekli bir şeyler yazıp çizerken, ben bile sıkıldım ve konuşmuyorum. Hatta gün boyu TV veya Haber okuma sıklığım bile oldukça azaldı. Galiba herkes bu adamlardan çok sıkıldı ve dikkate bile almama boyutuna geçti. Öyle mi acaba?
Eğer siz de sosyal medyayı oldukça etkin kullanan biriyseniz "Troll" kelimesinin anlamını bilirsiniz. Troll'un gerçek anlamından ziyade, -özellikle- 17 Aralık sürecinden itibaren belli ideolojilerdeki insanlar için parlayan bir meslek olduğunu da bilen bilir. Bu pasif süreç trollerde bile geçerli sanki. Onların yaptığı şuursuz propagandalarda bile bir azalma var. Gerçi trollerin çalışma şekli tez-antitez şeklinde ilerliyor. Olan bir durum karşısında karşıt bir tutum sergilemek amacıyla çalışıyorlar. Onların başarıları, twitterda açtıkları "hashtag"lerin "Trend Topic" olmasıyla ölçülüyor. Dolayısıyla azalmanın sebebi bu da olabilir :) Bilemedim şimdi :)
Nasıl bir milletiz, kimyamız nasıl çalışıyor ben hiç çözemedim doğrusu. Şöyle bir son 1-1,5 yıllık sürece bakıyorum, hatırladıkça yoruluyorum.
Gezi sürecinden önce -özellikle de- bir kesimin damarına bin bir çeşit yasaklarla basılarak yükseltilmiş olan tansiyon, 31 Mayıs'ta büyük patlamanın ilk kıvılcımını attırdı. Sonra bu kıvılcım hiç beklenmedik şekilde büyük halk kitlelerine yayıldı ve o sıralarda teeee Fas'tan emniyet güçlerine(!) talimatlar veren zat-ı muhteremin gece yarısı konuşması esnasındaki yüzü gözümün önünden yıllar geçse de gitmeyecek. İşte bu zat-ı muhteremin o dönem takınmış olduğu tavır, hayatının bundan sonraki kısmında bir daha asla belini doğrultamayacağı günleri getirdi. O hatayı yapmayacaktı, çok yanlış yönlendirildi!
Her şey 31 Mayıs 2013'den sonra değişti aslında. Öyle kilit bir olaydı ki bu 31 Mayıs, o günden sonra kimse bir daha belini doğrultamadı. Gezi süreci başlı başına bir konu, o yüzden bu konunun detayına hiç girmeyeceğim. Bu süreçten sonra ilk gözle görülür değişiklik Zaman gazetesinin "Zaman kardeşlik zamanı" manşet ve reklamlarıydı.
Cemaatin gazetesi olarak da bilinen Zaman gazetesinin bu reklam afişleri bundan sonra gelecek olayların adeta bir habercisi niteliğindeydi. Aslında yolları Cemaatle çoktan ayrılmış olan hükümet, "Dershaneler" konusunu dillendirmeye başladıktan sonra, gazete bu manşet ve reklamlarla, 5-6 ay evvel cemaatin, emniyet içerisindeki "Talebeler"ine kırdırdığı kesimle barış ilan ettiğinin mesajını veriyordu. Ancak ilk etapta kelimenin tam anlamıyla "Yemedi". Tamam millet olarak çok unutkan olabiliriz ama Gezi Direnişi öyle kolay kolay unutulacak cinsten değildi. Reklam etkisini henüz gösterememişti. Ama önemli değildi daha çook şeyler olacaktı nasıl olsa.
Sonrasında 17 Aralık süreci, 4 bakan ve çocukları, 28 Aralık ve devamında her gece yayınlanan yeni ses kayıtları derken 2. dönüm noktası olabilecek o sürecin içerisine girdik. O ses kayıtlarıyla neler öğrendik neler! 2 kelimeyi bir araya getiremeyen adamları, sünepe oğulları, çok afedersiniz ama "yavşak" danışmanları mı, telaşa kapılmış titreyen sesleri mi, onca güce sahip olanların kısık sesini mi, İnşallah-Maşallah kelimelerinin cehennemin en dibinde yer alacak adamların dilinden düşmemesini mi, "Bide"nin ne olduğunu mu, medya sektörünün üst düzey yöneticilerin zavallılığını mı.. Neler neler.. Hepsini tek tek anlatıp analiz etsem buradan köye yol olur. Maalesef ülkemiz adına çok acınası zamanlar yaşadık.
İşte artık AKP-Cemaat sıcak savaşı halkın gözü önünde alenen başlamıştı. 40 yıllık kadim dostluk bir anda(!) ezeli düşmanlığa dönüşmüştü. Cemaatin derinden çalışması onlarca yıla dayanır. Devletin girilmedik hiçbir kurumunu bırakmayan Cemaat mensupları yıllarca çalışmış, tutulabilecek tüm kayıtları tutmuş, tüm belgeleri depolamıştı. Tabii bütün bu süreç de doğal olarak Cemaate patlamış oldu. Cemaat diyoruz da cemaat de bu işin taşeronu. Görünen yüz, kullanılan el veya tutulan maşa, ne isterseniz onu diyin.
Velhasıl kelam seçimlere geldik. Tam anlamıyla "Olaylar olaylar"dı. Seçimlerde AKP yine ezici (!) farkla çoğu yeri kazandı. Onca rezilliğe rağmen inanılmaz algı çalışması yapıldı. Dürüst veya hileli, aylarca tartışılan sonuçlar ve bazı yerlerde tekrarlanan seçimlere rağmen şov devam etti.
Bütün bu süreç kavga gürültü tam gaz devam etti ve sonunda halk da birbirine düşman kesildi. Halk herkese göre farklı biçimlerde ayrıştı; Alevi, Sünni, başı açık, başı kapalı, mağdur, mağrur, gerizekalı, gezizekalı, zekiler, zekasızlar vs vs. Herkes bir şey söyledi ama bu ayrım bir şekilde "Vicdanlılar-Vicdansızlar" ve "İyi İnsan-Kötü İnsan" ayrımıyla son buldu. Sonunda istenen oldu ve farkı görüşlere sahip 2 kardeş bile birbiriyle tartışmaya başladı. Hükümet yanlıları bütün bu olaylara inanmamakta, karşıtları ise bütün bu olaylar karşısında nasıl hala partizan olunabildiğini anlayamamaktaydı. Hükümet yanlılarının işi de hiç kolay değildi, yıllarca inandıkları kişilerle ilgili ortaya saçılan onca kayıt, belge ve dahi görüntü bile olsa inanç inançtı ve kolay kolay yıkılmazdı.
Tabi bu zamana kadar sosyal medyada özel olarak görevlendirilmiş troller ve hatta robot hesaplar sürekli olarak ortalığı iyiden iyiye karıştırma görevlerini çok başarılı bir şekilde yerine getirdiler. Zaten laçkalaşan sinirler iyice yıpratılmış ve kardeş kardeşe, akrabalar birbirine ciddi anlamda düşman kesilmişti. Sosyal medyada kimse birbirine inanamıyordu.
Soma faciası...
Sözlerin tükendiği yer. Her bir işçinin acısı kalpleri ve vicdanları yakıp kavururken belki de uzun süredir ilk kez ayrılmış olan bu 2 taraf aynı anda aynı hisleri paylaşmıştı. Taa ki hükümet görevlilerinin Soma'daki görüntüleri internete düşene kadar. Ondan sonra tekrar ve bu defa ölüm üzerinden çok iğrenç bir şekilde bölünmeler gerçekleşti. Troller yeni gelen emirler doğrultusunda itaat etmek ve kitlelerine algı çalışmasını yapmak amacıyla tekrar görevlerinin başına geçtiler. Bu seferki hepsinden iğrençti, çünkü ölen işçilerle, yakınlarıyla ve o bölge halkıyla ilgili aslı olan/olmayan laflar klavyelerden dökülmeye başlanmıştı. Bu kadar büyük bir acıda bile bir araya gelmemizi istemiyorlardı. "İsrail dölü", "Yiyorsa gel bi de yüzüme söyle" cümlelerine bahaneler üretiliyor, Sille tokat meydan dayağına ve tekmelere mazeretler uydurulup, yalandan darp raporları alınıyordu.
En nihayetinde bütün bu olaylar insanları yordu ve hatta perişan etti. Ve galiba bir şeyler kırılmaya bu olaydan sonra başladı. Yavaş yavaş azaldı diyorum ya tek tük devam ediyor yine tepkiler.
Ama 1 ay evveline kadar her arkadaş buluşmasında sohbetimizin çoğunu bu hararetli ülke gündemi oluştururdu, artık azaldı. Biz evde karı-koca konuşurduk, artık yorulduk. Ailemle telefonda bile konuşur kritik yapardık, artık yapmıyoruz.
Birinin adına utanma duygusu diye bir duygu vardır. Bir bakıma da aslında empati kurmaktır. O kişilerin yerine geçersiniz bir anda ve utanır, kızarır, bozarır ve hatta yerin dibine geçersiniz. Bu aynı zamanda vicdan sahibi olduğunuzun da bir göstergesidir. Çünkü o anda o kişinin o lafları etmesini istemezsiniz de, belki de yakıştıramazsınız. Bazen apaçık bir gerçeğin yalanlandığı an hissedersiniz bunu. Hem aptal yerine konulmaya çalıştığınız için kızar, hem de sizi bu denli aptal sanacak kadar aptal olduğunu düşündüğünüz için utanırsınız.
Sanırım bizi bu utanma duygusu artık sessizleştirdi. Çünkü bu kadar yoğun bir gündem bombardımanının ardından, bize büyüklük taslayanları yok saymaya başladık. Evet kelime tam olarak bu: YOK SAYMAK. Şuan memleketin geleceği daha büyük terör grupları tarafından bu kadar tehlikedeyken biz ülke büyüklerini yok sayıyoruz. Sosyal medya terimi olarak "Yav he he" deyip geçiyoruz.
Beyin tam anlamıyla çıldırmamak için kendini korumaya aldı. Artık sessizleşti ve tepki vermemeye başladı. Aslında bu sessizlik, yaratanın kullarına tanımladığı koruma refleksi galiba diye düşünmeye başladım. Hatta geçenlerde, dünya genelinde en büyük kötü alışkanlık olan tütün tiryakiliğinden kurtulmanın en önemli yolunun onu yok saymak olduğunu söyleyen bir uzman dinlemiştim. Şimdi bütün bu olanları düşününce bu uzmana çok fazla hak veriyorum.
Şuan ülkece ve hatta dünyaca yaşadığımız sendromdan kurtulmanın ve daha sağlıklı yorum yapabilmenin bir yolu da herhalde yok saymak. Bizi zaman zaman saldırganlaştıran uyaranlara karşı görmezden gelebilmeyi öğrenmek. Gerçi bu konu hakkında yazarak, siz okuyuculara bunu yeniden hatırlatmış olsam da herkes kendi otokontrolünü sağlayabilecek şekilde donatıldığından bunu problem etmiyorum.
Konu sigara/tütün vb. olunca yok saymak tamamen unutmayı beraberinde getirse de, konu ülke olunca yok saymak beraberinde unutmayı getirmemelidir. En nihayetinde sigara kötü bir alışkanlık ancak ülke bizim tarihimiz, aynamızdır.
Şuan halkın ayrıştırılan kesimi ve neredeyse tüm dünya ülkeleri tarafından dikkate alınmayan ve adeta "İPLENMEYEN" bir ülke olduk. Umarım biran önce toparlanıp kendimize geliriz. Aksi halde gelecek nesil için "Yüz karası" olarak adlandırılan bir nesil olarak tarihe geçeceğiz.
Gelecek güzel günlerin umuduyla,
Özge







