1 Avuç Toprak
Toprak besleyicidir, barındırıcı ve yaşam verendir. Toprak kelimesi "Ana Vatan" kelimesi ile kavramsal olarak bağlantılıdır. Kutsal kitaba göre varoluş kaynağımızdır ve son nefesimizi verdikten sonra yine bizim ruhsuz bedenimizi kabul edecek olandır.
Her ne kadar evlerimizi, sokaklarımızı, yaşam alanlarımızı topraktan arındırmaya çalışsak da yine temelde toprak yok mudur? Her yer beton, her yer metal, her yer plastik ve her yer "ahşap görünümlü" plastik. Plastiğin bile "kandırıkçısını" yaptık. Ahşap görünümlü, kumaş görünümlü, doğal taş görünümlü ve belki yüzlerce çeşidi... Bunu yapıyoruz ve kendimizi kandırıyoruz. Çünkü aslen hala plastik, hala ruhsuz, hala işe yaramaz.
Kullandığımız malzemeler, sağımız-solumuz-önümüz-arkamız, dokunduğumuz, kokladığımız her şey plastik olunca, insanlar da bu plastikleşen dünyaya ayak uydurmaya çalışıyor. Plastikleşen dünyaya ayak uyduran insanlardaki en büyük değişim ise beyinlerinde ve kalplerinde yaşanan plastikleşme oluyor. Yoğrulabilen, 1 damla su ile ürün veren, kendini minimum girdi ile geliştirebilen toprak niteliğindeki beyinlerimiz artık plastik niteliğindeki beyinlere dönüşüyor.
Bünyesinde binlerce bakteri, mineral ve her türlü canlıyı barındırıp güneş, su ve rüzgarla birleşince üretim yapan toprak gibi, beyinlerimiz de yeni bir düşünceyle yeni ve farklı bakış açıları geliştirmekte, ilim dünyanın diğer ucunda bile olsa onu bulmak için koşturma peşinde ve hevesinde değil miydi?
Toprak içerisinde hafıza barındırır, nesilden nesle bilgi aktarımı yapar. Plastiğin ise hafızası yoktur. Ne şekil verirsen o şekli alır. Kendisine dokunan hiçbir şeyden etkilenmez. Denize düşse yüzlerce yıl hiçbir şey olmaz. Su, hava; bunlar onun için bir hiç. Yalnızca sıcaktan-ateşten etkilenir. Sıcağı gördüğü zaman ağzı burnu yamulur, şekli bozulur.
Toprak üzerine yediğiniz bir meyvenin çekirdeği düşse hemen kendine çeker. O çekirdekle paylaşımda bulunur, onunla çok uzun ve yararlı birliktelik için kök salmasına yardım eder. Üzerine kuru dal diye attığın bir odun parçasının bile üzerinden yalnızca haftalar sonra filizlerin, minicik yaprakların oluşmasına neden olabilir. Bizim gözümüzde çöp olarak gördüğümüz minicik parçalara hayat verir, onlarla birliktelik kurar. Üstelik bu birlikteliğin asıl amacı kendine fayda sağlamak değildir aslında. Kendine benzemeyen, kendinden olmayan şeyleri beslemek ve yaşatmak üzerine kurulmuş bir düzen ve kodu vardır toprağın.
Toprak niteliğindeki beyinlere sahip olan insanlarımız, atalarımız da kendilerinden olmayan canlılar için birliktelikler kurmaktan çekinmemişler, hayatlarını diğer canlıların ve gelecek nesillerin daha iyi yaşamasını sağlayacak olan buluşlar yapmaya adamışlardır. Şimdi içerisinde bulunduğumuz durum ise plastikleşen beyinler ve kalpler sarmalında oradan oraya savrulmaktan başka hiçbir şey değil.
1 avuç toprak deyip geçmeyin! Toprağın kıymetini, kutsallığını, haşmetini ve hayat vericiliğini kabul edip taktir edin. En sonunda bedenimizin de karışacağı bu toprağa yaşarken de karışmak; ölmeden önce de yaptığı tabloları milyonlar edebilen bir ressamın mutluluğuna benzer. Toprak ile uğraşan, ona saygı gösteren, ona bakan, ona dokunan insan mutludur.
Çoğumuzun hayali değil midir doğayla iç içe bir yerde yaşamak? Sakin, sessiz, belki birkaç meyve sebze ekip biçebileceği bahçeli bir dağ evi/bağ evine sahip olmak? Tatile gittiğimizde kim biran önce dönmek ister gittiği yerden? Bu hayaller şuan hepimiz için hala gerçekçiliğini koruyor. Bir kısmımız istesek gidip bir yerde 100m2 arsa alıp içine minik bir ev kondurup toprakla, tarımla uğraşabiliriz. Ama korkarım ki bu gelecek nesiller için bir ütopya olacak.
Bir yandan plastik ilişkilerden ve plastik dünyanın etkilerinden kurtulmak için, her ne kadar zor ve kısıtlı şartlar içerisinde olsa da, kendilerine toprakla yaşam alanı oluşturmaya çalışanları görebiliyorum.
Mesela şehir içinde, balkonunda fesleğen, domates gibi minik bostanlar oluşturanlar, camından aşağıya rengarenk sardunyalarını sarkıtanlar aslında içlerindeki o isyanı, toprağa olan özlemini minik minik haykırıyorlar. Belki farkında değiller ama geçmişten gelen bazı kodları hala silinmemiştir onların.
Bu yanlış şehirleşme ve planlama nasıl bunca uzun zamana yayıla yayıla yapıldı ise, düzelmesi de kısa zamanda olabilecek bir iş değildir. Uzun yıllar boyunca devam edecek, sabırlı bir planlama gerektirir. Bu sen ben gibi bireylerin hatta belediyelerin bile yapabileceği bir şey değil, olması gereken bu hassasiyetin bir dünya politikası olması gerektiğidir. Bu koruma ve planlama için bir adım atanı, bir fikri olanı, bir şeyler anlatmaya çalışan herkesi fil kulağıyla dinlemek gerek.
Son yıllarda, özellikle de seçim zamanlarında sürekli bir şeylerin/bir yerlerin açılışı oluyor. Melih Gökçek üst geçit açılışı bile yapmıştı :) Sahi hanginiz bir "Tabiat Parkı" açılışı duydu? Ya da "Eskimiş metruk x binası yıkılıp yerine ağaçlandırma yapıldı" gibi bir şeye şahit oldu? Hanginiz "bilmem nerede 10 yıl önce dikilen bir zeytin ağacı ilk hasadını verdi, tadına ilk bakan ise bilmem ne bakanı oldu" gibi bir haber duydunuz? Kimse gülmesin, bu son verdiğim örnek, köprü açılışından daha komik değil!
Bu tip şeyler yapılmış da olabilir ama yapılsa bile artık bu eylemler haber değeri taşımadığı için kimse hiçbir şey bilmiyor. En azından ben böyle bir durum gözlemleyemedim..
Bunun başka bir çeşidini gözlemledim!
Geçtiğimiz günlerde Amasya'da bir parkı yıkıp, yerine benzin istasyonu yapılmak istendiğinde halk ayaklanmış ve parka gitmişti. Orada bir teyzeye mikrofon uzatılmıştı ve teze aynen şu lafları söylemişti: "Hayatları boyunca toprağa 1 bardak su döküp de bir çiçek bile yetiştirmemiş insanlar" Bu cümle beni çok etkiledi. Ve maalesef %100 haklıydı. Bu tip insanlar hiçbir zaman bu dediklerimizi anlayamayacaklar.
Aslında bu noktaya geliş sebeplerinden ve aklımdaki deli sorulardan en önemlisi toprağa "ana" ismini vererek ona "Toprak Ana" demiş olmamız. "Ana" dediğimiz kişi bizi dünyaya getiren, bizi her zaman ne şartlarda olursa olsun besleyen, koruyan, kollayan, bir kolunu kırsan ötekisiyle sarılan, bir kanadını kopartsan diğeriyle koruyan, canından can nefesinden nefes veren değil miydi? Biz her türlü şımarıklığı, aymazlığı yapsak da bizi yine unutur mu? Unutmaz! Yok sayacak kadar küser mi? Küsmez!
Peki biz "Ana" diye isimlendirdiğimiz bu toprağa bu şekilde davranma hakkını nasıl olmuş da kendimizde bulmuşuz? "Ana" tamlaması mı bizi bu kadar şımarık ve bencil yaptı?
"Toprak Ana" yerine "Toprak Banka, Toprak Vergi, Toprak x" deseydik de toprağı bu denli bencilce istismar etmeseydik, biraz korkup biraz çekinseydik de bu kadar zararlı varlıklar haline gelmeseydik.
Aşık Veysel' i ve Aşık Veysel gibi toprak beyinli ustaları saygıyla anıyorum.
Karnın yardım kazmayinen bel ilen,
Yüzün yırttım tırnağinen el ilen,
Gine beni karşıladı gül ilen,
Benim sadık yarim kara topraktır.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder