19 Kasım 2014 Çarşamba

DÜŞÜNCELERİMİZDEN DE SORUMLUYUZ




Çok klasik bir giriş yapıyorum: İnsanlar hayatı kolaylaştıracak icatları yaptıkça içlerindeki insanlığı kullanamayacak kadar derinlere gömdüler.

İnsan on binlerce yıl önceden bu güne değin öyle bir değişim gösterdi ki, Darwin'in bile gözleri yaşarırdı herhalde. Eski çağlarda (Tufan öncesi zamanlarda) yeryüzündeki tüm canlıların barış ve huzur içinde yaşadığı söylenir. Üstelik teknolojileri ve kudretleri bugünkü çağ insanını ve teknolojilerini bilmem kaçla çarpıp bölecek düzeylerdeydi. Onca gelişmişliğe rağmen, "Kötülük" diye bir kavram olmadığı gibi, Yaradanın ruhundan üflenen bir nefesle hayata geldiklerini de unutmamışlardı. Sonra sadece 1 kişi kötülük yaptı ve bu kötülük salgın bir hastalık gibi yayılmaya başladı. Artık yavaş yavaş kendi çıkarları uğruna diğerlerine zulmeden insanlar olmaya başlamıştı. İlimlerini iyilik yerine kötülük için kullanan insanlar, kara majiler, savaşlar... Tufan da bundan sonra koptu.

Her neyse, biz yine bizim çağlarımıza dönelim.

Hiçbirimiz başından beri masum ve iyi insanlar olmadık. Hepimiz kötülükler yaptık, büyük suçlar işledik.

Adam öldürmedik(!) belki ama kendi çıkarlarımız doğrultusunda birinin kalbini kırmayı, onurunu/gururunu zedeleyerek onu ölmekten beter ettik.

Hırsızlık yapmadık(!) ama her gün birilerinin sırtına basarak bir yerlere gelebilmenin hesaplarını yaptık. Ya da hırsızlığı bazı kanunlarla destekleyerek meşru kılanlara ses çıkarmadık, bal tutan parmağını yalarken alttan eğilip ağzımızı açtık, belki bize de damlar diye.

Kimseye tecavüz etmedik (!) değil mi? Ama aslında bir başkasının hak etmiş olduğu bir mevkiye gelene kadar az mı takla attık? Her gün kuyu kazdık, ta ki mutlu sona(!) varana kadar. Sonra bir sigara yaktık üstüne.

Şimdi sorsam Kundakçılık da yapan yoktur aramızda kesin. Ama zor durumda kaldığımızda kaç tane yakın sayılabilecek arkadaşımızın başını yaktık acaba? Hem de o böyle bir şeyi bizden hiç ummadığı bir zamanda... Yine olsa yine yaparız belki, çünkü aslında onun suçuydu (!)

Bütün bunları ruhsal/duygusal/manevi -artık ne derseniz- olarak binlerce kez yaptık ama hiç ceza almadık. Maddesel/fiziki olarak yapsaydık eğer müebbet hapis bile yetmez muhtemelen idam edilirdik. Bütün kanunları çöpe atın gitsin! Modern dünyanın insanları aptallaştıran yasaları, kanunları, toplumsal kuralları. Hepsinin canı cehenneme! Zaten hepimiz birer azılı suçluyuz, kanunlar yaftalasa da yaftalamasa da...

Bakalım hangi cesaretli insanlar durup bugüne kadar işlediği suç ve günahlarıyla yüzleşebilecek. Ama hile yok! En küçüğünden en büyüğüne kadar hepsini düşünün! Suçun küçüğü büyüğü olmaz.

Aynı delilik gibidir kötülük, insan asla kabul etmez kötü olduğunu. Kendini hep iyi biri olarak düşünür. İlk yaptığı kötülükte vicdanı sızlasa da bu sızlamanın en tesirli ilacı olan "Aslında ben iyi biriyim, bunu herkesin iyiliği için yaptım" sözüyle kendini telkin eder. Bu telkin zamanla o kadar etkili olur ki, artık vicdanın sesi duyulmaz, o karın ağrıları hissedilmez olur. Ta ki canavara dönüşene kadar... Artık güzel olan hiçbir şey etkilemez onu. Ne güzel bir manzara, ne muhteşem bir gün batımı, ne bir gece kuşunun sesi, ne de içtiği 1 bardak çayın keyfi.
Ne acıdır böyle bir geçmişle ölüp gitmek. Bomboş bir ömür...

Canavara dönüşmeden, iç sesini duyabilmek ise bu çağda en büyük erdem olsa gerek. Daha iyisi mümkün gibi görünmüyor zira. Gerçek sır; bir iç huzursuzluğu yaşadığımız anda ona odaklanarak o sesi dinlemekte gizlidir. O sesin ne anlatmaya çalıştığını anladığımız anda değişecek dünya. Kimse bize doğruyu veya yanlışı, gerçeği veya hayali, suçu veya cezayı anlatacak değil. Çünkü her kapıyı açan o gizli anahtar parmak izi gibi kişiye özel ve o kişide saklıdır.

Hepimiz Yaradanın yeryüzündeki tezahürüyüz. Ya layıkıyla Onu temsil etmeyi seçeriz ya da birer şeytan soytarısı halinde "Suç işleyerek" bu berbat yaşantımıza devam ederiz.

Ve seçim tabi ki bizim!



Özge Özkurt