25 Kasım 2015 Çarşamba

Görmedim, Duymadım ama İnanıyorum




Sadece 5 duyumuz var ve kendimizi evrenin en zeki yaratıkları sanıyoruz. Zeki değil ama çok komiğiz bence. :) Çünkü 5 duyumuzla algılayamadığımız herseyi yok sayıyoruz. Bunun adına da birsürü, çeşit çeşit afilli isimler veriyoruz. 
Bilimselcilik, pozitivizm, rasyonalizm, reelizm ve daha bir sürü   -izm'li şey.  
5 duyudan birine dayalı ispat yoksa kabul edilemez sayıyoruz. Yok öyle şey falan diyoruz. Buna karşı çıkanları da deli gibi görüyor, gizemi mistiği falan seven uçuklar olarak değerlendiriyoruz.
Kim anne karnındaki anlarını hatırlayabilir? Eğer hatırlasaydık muhtemelen tek dünyamızın orası olduğunu düşünecektik. Biri bize dışarıda da bir dünya var ve oraya doğacaksın dese belki ona da inanmayacaktık. 9 ay 10 günden önce ispatlanana kadar inanmayacaktık. 
Bu örneği verdim ama bundan çok da emin değilim aslında. Çünkü insanın en bilge anı bebekliğidir derler. Belki doğduğumuz anda 5 duyudan fazlasına sahip olabiliyoruzdur. Bilemiyorum, ben hatırlamıyorum ama sanki öyle gibi.
Kitapta şöyle diyordu; Eğer büyüdüğünde de gökyüzünde uçan bir kuşa tıpkı bebekliğindeki gibi şaşırabiliyorsan, filozofsundur.
Bu durumda Murathan Mungan'ın yazdığı ve Yeni Türkü'nün de söylediği gibi; "Biz büyüdük ve kirlendi dünya"
Yine nereden nereye geldim :) Bu düşünceler silsilesi LSD gibi. Düşünürken var mıyım yok muyum ben de bilmiyorum :)
Düşünüyorum öyleyse varım, hatta bir başka ben daha var olabilir. Evet evet olabilir. Neden olmasın ki?
Yanlış olduğu ispat edilene kadar doğru olduğunu varsayacağım. Benim, bilimden sayılmayan ilime bakış açım bundan sonra bu. Bence gayet rasyonalist :))

https://www.instagram.com/p/-hYO-2pHJl/?taken-by=ozge_ozkurt




Uzun bir aradan sonra: Aynı anda birden fazla blog yazmada özürlü olduğumu farkettim. İnstagramda da yarı blogger şeklinde devam ettiğim için burayı oldukça boşladım. Bundan sonra en azından senkronize gitmeyi deneyeceğim.


Sevgi & Saygı

8 Mayıs 2015 Cuma

DİN TERÖR ÖRGÜTÜ




İnandığı dinin kutsal kitabını okumayan ama buna rağmen dini hakkındaki her şeyi geri kalan herkesten en iyi bilen bir toplumuz. Cahil özgüveni diye buna deniyor işte. Halbuki insan okudukça/anladıkça daha az konuşuyor, susuyor ve düşünmeye başlıyor. (Muhtemelen ben de bir zamanlar bu anlamda kör cahil ve de çok özgüvenliydim :) )

İşte bugün din-iman adına ensemizde boza pişirenler bu cahil güruhtan başkası değil. Onlara inanıp kraldan çok kralcı olanlar ise, tam da bugün Zeki Alasya'nın cenaze haberine ağıza alınmayacak yorumları yazan o kapkara cahil sürüsüdür. Zeki Alasya sadece bir örnek, bugün okuduğum için taze haliyle aklımda kalan bir örnek. Bunun gibi her gün onlarca örnek var.

Cahil Müslümanlar için konuşuyorum;

  • Kuran okumak yerine işlerine gelen hadisler hangileriyse onlara sarıldılar,
  • Kuran'ı anlamak için okumak yerine Arapçasını nameli nameli okuyup içlendiler hiçbir şey anlamadan. Nameli okunmasına karşı değilim ama neye içlenip ağladığını biliyor musun Müslüman kardeş?
  • Kuran'ı alıp evlerin duvarlarına astılar, en üst raflara kaldırdılar, abdestsiz dokunma günah, hastaysan elleme çarpılırsın diyerek insanları uzaklaştırıp, kitabı putlaştırdılar. Sonra bilinçaltına işlenen bu yasaklarla kitabı korka korka okudu bir nesil "acaba çarpılır mıyım lan" diye. Ne okuduğunu anladı, ne de anlamak için okudu. 


Okumadığı gibi bir de gitti, toplumu istediği gibi yönlendirmek isteyen çeşitli cemaatler, topluluklar, imamlar, hacılar, hocalardan öğrenmeye çalıştı bu güruh. Onlar da işlerine nasıl geliyorsa öylece anlattılar "Kendi dinlerini" insanlara.
Bugün hala aynı şey yaşanıyor. Yaşanmasa memleketin durumu böyle olmazdı. Kimse Din tüccarlarına prim vermezdi.

Bugün kendini en çok müslüman gören o güruh var ya hani, koca kutsal kitap onları lanetliyor. İşin acısı çoğunun bundan haberi bile yok. Anlatsan da anlamıyorlar, anlattığın için bir de kötü sen oluyorsun. Ben anlatmayı kestim şu ayetten sonra;

Araf, 179: Yemin olsun ki biz, insanlardan ve cinlerden birçoğunu cehennem için yarattık. Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar; gözleri var bunların, onlarla görmezler; kulakları var bunların, onlarla işitmezler. Davarlar gibidir bunlar. Belki daha da şaşkın. Gafillerin ta kendileridir bunlar.

Kuran "Oku" ile başlayan bir kitapken, anlamak için okumamaktaki bu ısrar yukarıdaki ayeti doğuruyor.
İşte, Ramazan aylarında TV programlarında sakızın oruç bozup bozmadığını sizlere söyleyen o ağlak hocalar da onbinlerce dolar para kazanıyorlar 1 ayda.

Okumaktan korkmayın çarpılmazsınız. Ben çarpılmadım. Bilim kitabı gibi, öğüt kitabı gibi, dergi okur gibi, nasıl isterseniz öyle okuyun, yeter ki okuyun. Tabi anlamaya çalışarak.

Not: Bugün hayatını kaybeden Zeki Alasya Türk sinemasının büyük çınarlarından biriydi, bir neslin çocukluğuydu. Kendisine Allah'tan rahmet, yakınlarına da sabırlar dilerim. Allah taksiratını affetsin. 

Özge


17 Mart 2015 Salı


BİR GARİP HAYAT HİKAYESİ VE LAVANTA 




Merhaba sevgili okur,

Uzunca bir süredir yazamadım, halbuki yazacak,şikayet edilecek, isyan edilecek o kadar çok şey vardı ki.. Hala da var ama bu defa olumsuz konuları bir kenara bırakıyorum.

Bazı arkadaşlarım bilirler, yaklaşık 7 aydır Bahçe Bakımı/Tarım konusunda eğitim alıyorum ve devam edecek olan 2 ayım daha var. Bunun en başlarda (henüz eğitimime başlamadan evvel) geçici bir heves olabileceğini düşünmüş ama buna rağmen sıkılırsam bırakırım mantığıyla kursa başlamıştım. Belki de hayatımda bir heves bu kadar uzun süre kalıcı oldu. Öyle ki, bu iş bir heves olmaktan çıktı ve "Er ya da geç ama olabildiğince çabuk" bir amaca dönüştü benim için. İşten ayrıldıktan sonra birkaç aylık dinlenme/arınma döneminde artık hayatımı kar amacı güden ve ekseriyetle fabrikasyon ilişki ve işlerin olduğu şirketlerde çalışarak devam ettirmeyeceğime çoktan ve kesin bir şekilde karar vermiştim. Çalışma hayatımı farklı bir yöne çekmiş, düzenimi kurmuş, ortalamada beni hayli hayli idare eden bir iş kapasitesine sahiptim. Gereksiz ve bindirilmiş tüketim kalıplarından kurtulup sıyrılmamla birlikte artık üretime geçmenin gerekliliğine dair algım da açılmış oldu.

Eğitimim iyi güzel ancak bu akademik anlamda ilerletilecek bir eğitim değil ki, onca bilgi ve istek sonucunda artık bağla bahçeyle uğraşmak, tarımsal faaliyetlerde bulunmak veya bitkisel üretim yapmak bende gitgide tutkuya ve hayatımın amacını oluşturmaya başladı. "Bu yaşta bu emekli hayatı için ne acele?" "Dışarıdan davulun sesi hoş gelir, öyle kolay değil o işler..." "Sen nasıl yapacaksın o işleri, inek sağmayı biliyor musun?" ve bunun türevi onlarca cümle kuruluyor tarafıma :) Başlarda ben de korktum ve "Bir şeyler ters gidiyor galiba" diye düşündüm. Düşündüm derken baya düşündüm ama, aşağı yukarı 1 sene kadar :) Sonra zihnimdeki bulutlar dağıldı ve aslında bir şeylerin değil her şeyin ters gittiğini anladığımda çok rahatladım. Doğru yoldayım :)

Girizgahı uzun tuttum ama bende bir tutku haline dönüşen bu bitkisel üretim işi için kişisel çalışmalar ve araştırmalarıma başladım. Umarım "er ya da geç ama olabildiğince çabuk" bir şekilde aradığım araziye kavuşur ve istediğim üreticiliği/yetiştiriciliği yapabilirim.

Aklımda lavanta yetiştirmek de var, araştırmalarım devam ediyor. Bugün size evinizde lavanta yetiştirmenin çok kısa bir özetini vereceğim.

Diyelim ki bir parkta veya sitenizin bahçesinde lavanta var ve kokusuna da bayılıyorsunuz. Lavantayı evinizde de üretmek istiyorsunuz. Müjdeler olsun! Lavantanın üretimi çok kolaydır. 

Bir kere lavanta yemek seçmeyip her şeyi yiyen çocuk gibidir, toprak konusunda seçici değildir. Ama eğer ki toprağınız biraz kireçli, kuru ve kalkerliyse normalin üzerinde gelişim gösterir. Özetle evde kullanacağınız her toprakta olur yani.
Ayrıca kurağa, sıcağa, soğuğa da oldukça dayanıklıdır. Anadolu kadını gibi mübarek :)

Üretimi ise tohumdan yapılacağı gibi çelikle de yapılır. Tohumdan üretim uzun sürer artık hepimiz çok sabırsızız, zaman da eskiye göre daha hızlı akıp gidiyor zaten bekleyemem derseniz, çelikle veya köklü sürgünle üretirsiniz. Lavantanın kökleri uzun ve derine iner, biraz da serttir, şehrin merkezindeki bir parktan köküyle koparmaya çalışırsanız eğer, belediyenin yeni diktiği çiçeklerden çalan teyze konumuna düşer mahalleliye, konu komşuya rezil olabilirsiniz. Bence köklü sürgünü de bir kenara bırakın. Siz en iyisi birkaç çelik alın lavantadan. Bitkiyi yaralamamak ve hırpalamamak için yanınızda makas gibi kesici bir alet olursa iyi olur. Taze yani odunlaşmamış dallardan Haziran-Eylül döneminde, odunlaşmış dallarından ise Aralık-Mart döneminde üretilmesi uygundur. Nedir çelik?
Aşağı yukarı böyle bir şeydir;


Bitki uyku dönemindeyken (yani henüz bahar gelmeden, soğuklar gitmeden, kuşlar cıvıldamadan, güneş parlamadan) çeliği alırsınız. Rahat köklenmesi için torf, perlit yahut orman toprağı gibi daha yumuşakça ve nem tutan bir toprak kullanın ki rahatça salıversin köklerini. Köklenmeyi kolaylaştırmak için aspirini 1-2 damla suda macun gibi yapıp çeliğin dibine sürdükten sonra toprağa gömerseniz köklenmeyi hızlandırmış olursunuz. Aspirin, içerdiği salisilik asit sayesinde köklendirme hormonu işlevi görür. Eğer ben çok doğalcıyım ne işim olur Aspirin'le derseniz; birkaç taze söğüt dalını yapraklarıyla birlikte su dolu kovanın içinde bekletip o suyu kullanın. Daha da hard-core olsun derseniz eğer; söğüt yapraklarını havanda dövüp macun gibi yapıp çeliğin diplerine uygulayın.

Sonraki etap sırasıyla aşağıda fotoğraflardaki gibi;

Toprak karışımını homojen bir şekilde saksıda oluşturun.


Kaşığın dibiyle toprakta yer açın;




Daha sonra çelikleri topraktaki açmış olduğunuz çukurlara güzelce yerleştirin.




Son olarak iyi niyet ve dileklerle bitkinizin can suyunu verin. Tüm bu sürecin en önemli aşaması can suyunu verdiğiniz esnadaki halet-i ruhiyenizdir. Bunu sakın unutmayın.



















İyi dikimler :)

ÖÖ





15 Ocak 2015 Perşembe

BÜYÜKLERE MASALLAR


Bir varmış bir yokmuş. Bundan çoook eski zamanlarda, girmemesi gerekenlerin bulamadığı gizli bir ülke varmış. Bu ülkede yolunda gitmeyen, birbiriyle uyumsuz hiçbir şey yokmuş, öyle ki adeta bir cennet gibiymiş. Burası, ülkenin 4 bir yanından başlayan, ortasına doğru sayısız kola ayrılan gümüş renkli ırmakların aktığı, dağlarında ve ovalarında sayısız çeşit meyve ve yemişlerin bittiği, güneşin tepesinden eksik olmadığı, havasının insanı her daim tatlı bir çakırkeyif bıraktığı, dünyanın en güzel müziklerinin oradaki 1001 çeşit kuşların cıvıldamalarıyla dinlendiği bir ülkeymiş.

Bu ülkede hiç hastalık olmazmış çünkü sadece bu ülkeye özel şifalı bir ağaç varmış ve kendini kötü hisseden veya hastalananlar o ağacın gölgesinde birkaç dakika uyuduğunda hemen şifa bulurmuş. O ağaç adeta sihirliymiş. Altında oturanlara ninni okur, onları hemencecik uyutuverirmiş. Şifanın süresi de çok kısaymış, altında saatlerce uyuyup kalan hiç olmaz, ağaç şifasını verdikten sonra dalları ve yapraklarıyla altında yatanı uyandırırmış. Uyananlar sanki yüz yıldır uyuyormuş gibi dinç ve sağlıklı bir şekilde uyanırlarmış. 

Bu ülkedeki ırmaklar da çok şifalıymış ve ilk günden beri aynı hızla ve berraklıkta akarmış. Suyun şifası açık yaralanmalara karşı kullanılırmış. Bir yerden düşüp kazara yaralanan biri varsa hemen yarasını bu suda temizler, ormandaki başka bir ağacın reçinesiyle gölgesi şifalı olan ağacın yapraklarından da bir karışım yaparak yaralanmış bölgesine sürerse, yara ne kadar derin olursa olsun hemen ertesi gün eskisinden daha iyi hale gelirmiş. Burada hastalıklar genellikle baş ağrısı veya yaralanmalar şeklindeymiş. Baş ağrıları da özellikle ayın ortalarında çok yaşlılarda veya çocuklarda olurmuş. Bunun sebebini de dolunaya bağlamışlar. Dolunay olduğunda, değişen yerçekimi kuvveti ve manyetik enerjilerin insanlar üzerinde etkisi olduğuna inanıyorlarmış. Yaralanmalar ise yalnızca kazara yaşanan durumlardan meydana geliyormuş, insanlar arasında birbirini yaralama diye bir durum söz konusu bile değilmiş. Çünkü burada herkes barış ve mutluluk içinde yaşar; kavga, kötülük, fitnelik nedir bilmezmiş.

Bu ülkede yaşayanlar son derece gelişmiş bilimsel bazı yöntemleri bilir ve kullanırlarmış. Yeryüzüne ne kadar saygı gösteriyorlarsa gökyüzüne de o kadar hakimlermiş. Gökyüzünü incelemek için ellerinde herhangi bir teknolojik cihaz veya benzer bir şey yokmuş. Bu insanların gücü tamamen zihinlerinden geliyormuş. Bu ülkenin insanları Güneş ve Ay hareketlerinin dünya ve insanlar üzerindeki etkilerini bilirler ve işlerini doğanın çeşitli kanunlarına göre sıralarlarmış. Planlar her zaman doğaya uygun şekilde yapılır ve benzeri hiç görülmemiş bir düzenle yaşamlarını sürdürürlermiş. Bu ülkedeki insanlar çok uzun yıllar yaşarlarmış, ortalama ömrü 700 ila 800 yıl kadarmış. İnsanların bildikleri bilimsel bilgiler dışında kullandıkları başka türlü yöntemler de varmış. Bu insanlar bazı majisel güçlere de sahipmiş ve aynı zamanda bu insanların doğanın kanununu bozmadan ve başka hiçbir canlıya zarar vermeden kullandıkları büyüler varmış. Böylelikle doğanın kendilerine verdiklerinin yanında, başka türlü ihtiyaçları için de bu büyüleri kullanırlarmış. Bu ülkenin adı Altın Ülke’ymiş.

Ülkenin insanları huzurlu ve mutlu bir şekilde yaşamlarına devam ederken, dünyanın başka bir ucundaki uygarlıklardan Demir Krallığı bu ülkeyi keşfetmiş. Demir Krallığı’ndaki durum hiç de Altın Ülke’deki gibi değilmiş. Burada da ırmaklar, ormanlar, şifalı ağaçlar varmış ama o kadar hor kullanılmış ki ırmakların yolları kuruyarak durgun birer göle dönüşmüş. Gölün yüzeyinde pis ve kalın bir zehir tabakası oluşmuş. Gölün dibinde yaşayan hiçbir canlı kalmamış. Ağaçlar sorgusuzca kesilmiş ve ormanlar birer birer yok edilmiş. Yok edilen ağaçların yerlerine ileri teknolojilerin kullanılacağı demirden devasa yapılar inşa edilmiş. Hastalıklar kol geziyormuş ve tedavileri ise çeşitli zehirlerin birleşiminden yapılmış renkli boncuklar vasıtasıyla oluyormuş. Bu boncukları yutanın bir hastalığı iyileşiyor ama o anda kendinde olmayan başka bir hastalığa tutuluyormuş. Ayrıca Demir Ülkesi’nin insanlarının hepsinde nedenini bilmedikleri bir mutsuzluk hastalığı da varmış. Hemen hemen herkeste bir tatminsizlik, memnun olmama ve mutsuzluk hakimmiş ve bu hisler her geçen gün çoğalıyormuş. Bu mutsuzluklarını gidermek için yine kendilerinin ürettikleri ve aslında ihtiyaçları olmayan çeşitli eşya ve maddeleri sorgusuzca tüketiyorlar ama bir türlü gerçek huzuru yakalayamıyorlarmış. Demir Krallığı en gelişmiş ve ileri bir medeniyet olarak kendilerini diğer uygarlık ve krallıklardan üstün görmesine rağmen giderek artan iç huzursuzluklarına bir çare bulamıyormuş. Demir Kralı da Altın Ülkesi’ndekiler gibi birçok majik uygulamalara sahipmiş ve büyücülük yeteneklerini çok ileri seviyelere taşımış. Bu büyücülük yeteneklerini her zaman daha ileri medeniyet seviyesine ulaşmak için kullanıyor ve kara maji uygulamalarından hiç çekinmiyormuş.

Demir Kralı her zaman yaptığı gibi, bir gün yine çevresinde olup bitenleri görmek ve diğerleri üzerinde hakimiyet kurabilmek için sihirli küresine odaklanmış. Daha evvelden kesik kesik birer imaj olarak gördüğü Altın Ülke’yi görmek istiyormuş. Altın Ülke’yi hiçbir zaman sürekli olarak göremiyor, takip edemiyor ama içinden bir his Demir Kralı’nı böyle bir ülkenin var olup olamayacağıyla ilgili yiyip bitiriyormuş. Altın Ülke’yi göremiyormuş çünkü bu ülke yalnızca onu hak edenler tarafından görülebilirmiş. Başka bir bilinç seviyesindeki varlıkların Altın Ülke’ye girememesi için bu ülke özel olarak koruma altındaymış. Kendini Kara Maji konusunda oldukça geliştiren Demir Kralı, sihirli küresine odaklandığı o gün sonunda Altın Ülke’yi birkaç dakika boyunca izleyebilmiş. Sonra birden görüntü kesilmiş. Artık Demir Kralı böyle bir ülkenin varlığından emin olmuş ve içini önüne geçilemez bir heyecan kaplamış. Hemen bu ülkeyi bulması ve oraya gitmesi gerektiğini düşünmüş. Ancak o ülkenin nerede olduğuna ve oraya nasıl ulaşacağına dair hiçbir fikri yokmuş. Kaldı ki birkaç saniyelik görüntüyü izlemesi bile aylar hatta yıllar alan bu ülkeyi bulmak hiç de kolay olmayacakmış. Demir Kralı apaçık bir şekilde o ülkenin korunduğunun ve oraya normal şartlarda ulaşamayacağının farkındaymış. Oraya ulaşabilmesi için zaman kaybetmeden bir plan yapması gerekiyormuş. Bunun üzerine hemen krallıktaki diğer büyücüleri ve bilim adamlarını toplamış ve onlara durumu anlatarak yapabilecekleri en mükemmel ve işler planı yapmalarını, aksi halde hepsini zindana tıkacağını söylemiş. Bunun üzerine telaşlanan büyücüler ve bilim adamları hemen başlamışlar düşünmeye ama işin içinden bir türlü çıkamıyorlarmış. Bilim adamları, hemen dünya çapında en detaylı aramayı yapabilecek insansız bir hava aracı yapabileceklerini söylemiş. Bunun üzerine büyücüler bilim adamlarına karşı çıkarak bu ülkenin gizlendiğini ve bilimsel yöntemlerle bulunamayacağını söyleyerek onlara uzaktan ileri derece büyü yapmaları gerektiğini söylemiş. Bilim adamları da bu fikre, Altın Ülke’nin de büyü özellikleri olduğunu ve tek başına büyü ile başa çıkamayacaklarını söyleyerek karşı çıkmış. Uzun toplantılar sonucunda büyücülerle bilim adamları, her iki yöntemi de eşit düzeyde kullanacakları başka bir yöntem bulmaları gerektiği konusunda hemfikir olmuşlar. Aradan birkaç hafta geçmiş olmasına rağmen hala ortaya en mükemmel fikri çıkartamayan bilim adamları ve büyücüleri kral yeniden toplamış. Operasyon konusunda ne durumda olduklarını sormuş, aldığı cevap karşısında çok hiddetlenmiş. Kral onlara, 1 hafta içinde iyi bir fikirle gelmezlerse hepsini zindana tıkacağını söylemiş. Toplantıdan çıkan bilim adamları ve büyücüler tir tir titriyorlarmış ve yeniden işin başına koyulmuşlar. Birkaç günün sonunda ortaya nihayet bir fikir çıkmış ve o heyecanla hemen krala gitmişler. Çıkan fikri anlattıklarında kral bu fikirden çok memnun kalmış ve hemen hepsine işe koyulmalarını emretmiş. Ayrıca bu fikir için hepsine birer sandık demir para vermiş, iş bittikten sonra da birer sandık vereceğini söyleyerek büyücü ve bilim adamlarını ihya etmiş.

Aylar süren çalışmalardan sonra fikir artık uygulanabilir hale evrilmiş. Bilim adamları ve büyücüler bir insan üretmek için çalışmışlar. Sonunda saf duygular taşıyan, henüz kirlenmemiş, içinde kötülük beslemeyen ama derisinin altında milyonlarca çip taşıyan bir insan yaratmışlar. Yarı robot yarı insan gibiymiş. Gerçek manada içinde kötülük taşımayacak ancak bulunduğu her yeri ve o yerin özelliklerini, koordinatlarını, konuştuğu insanların bilgilerini o çipler vasıtasıyla Demir Krallığı’na iletecekmiş. Gerçek anlamda kötü biri olmadığı için de Altın Ülke’nin insanları tarafından reddedilemeyecek, Altın İnsanların duru görü yetenekleri de bu robot üzerinde işleyemeyecekmiş. Böylelikle Altın Ülke, içeriden fethedilecekmiş.
Sonunda ürettikleri robot insanı Altın Ülke’yi bulması için yollamışlar. Bir yandan büyücüler de çalışıyor, Altın Ülke’nin bu insanı bulup aralarına alması için büyüler yapıyorlarmış. Robot insan zaten robotik özellikleri de bünyesinde barındırdığı için açlığa, susuzluğa, yorgunluğa ve tehlikelere karşı dayanıklıymış. Aradan yaklaşık 1 ay geçtikten sonra robot adam Altın Ülke’ye ulaşmış. Altın Ülkeliler, onu saf ve temiz olduğu için hemen aralarına kabul etmişler. Gel zaman git zaman Altın Ülke’nin 873 yaşındaki en yaşlı bilgesinin içinde bir süredir anlamlandıramadığı bir huzursuzluk oluşmuş. Yaşlı bilge bu durumu çevresindekilere anlattığında, yaşının ilerlemiş olabileceğinden dolayı böyle olduğunu düşünerek yaşlı bilgeyi sürekli şifalı ağacın gölgesine götürüyorlarmış ama yaşlı bilgenin huzursuzluğu yine de geçmiyormuş.
Bu sırada Demir Krallığı, Altın Ülke ve insanları hakkında oldukça bilgiler toplamış ancak bir türlü koordinatları ele geçiremiyorlarmış. Bu durum Demir Kralı’nın canını çok sıkıyormuş. O ülkeyi görünür kılmanın yollarını aramaya başlamış.
Altın Ülke’de her şey eskisi gibi devam ederken yaşlı bilgenin huzursuzluğu hiç azalmamış, aksine yaşlı bilge ile birlikte yeni doğan bebeklerde de daha evvel görülmemiş huysuzluklar ortaya çıkmış. Şifalı ağacın altı eskisine oranla daha fazla dolmaya başlamış. Bu durumu çözebilmek için Altın Ülke’nin insanları gökyüzünü incelemeye başlamışlar. Gökyüzündeki bir değişikliğin ülkelerindeki bu huzursuzluğa sebep olabileceğini düşünmüşler ancak her şey yolunda görünüyormuş.

Aynı günlerde, Demir Kralı artık bu işin çok uzadığını düşünerek derhal büyücülere talimat vermiş. Büyücülerden, gönderdikleri robot insana uzaktan büyü yapmalarını istemiş. Bu büyü ile robot insan Altın Ülke’de içten içe fesatlığı yayarsa, oradaki herkes yavaş yavaş kirlenecek ve ülke görünür hale gelecekmiş. Büyücüler robotu büyülemek için çalışmalara başlamış.
Artık Altın Ülke’de yolunda gitmeyen şeyler olmaya başlamış. Ağaçlardaki meyveler haddinden fazla toplanıyor, insanlar depolama ve stoklama ihtiyacı duyuyorlarmış. Yiyecekleri iyi ve kötü şeklinde ayrıştırarak iyileri kendilerine saklıyor, kötüleri dağıtıyorlarmış. Hal böyle olunca önce husumetler, sonra kavgalar çıkmaya başlamış ve bir gün Altın Ülke insanlarından biri diğerine saldırarak onu yaralamış. Yarasını iyileştirmek için ırmağa koşan adam, ırmağın faydasını görememiş. Reçine ve şifalı ağacın yaprağı da artık işe yaramıyormuş. Yara gittikçe enfeksiyon kapmaya ve kötüleşmeye başlamış. Böyle bir şeyin olacağını uzun zamandır hisseden yaşlı bilge, sonunda gerçeklerle yüzleşince tüm vücudunu dayanılmaz bir ağrı kaplamış. Bu sırada yaralanan adam yarasını iyileştiremeyince iyice kinle dolmuş ve kendisini yaralayan adama karşı fenalık olması için ona büyü yapmış.

Ülkedeki ilk kara maji de ortaya çıkınca yaşlı bilge son nefeslerini alıyormuş. Ölmeden önce ağzından şu sözler dökülmüş:

İnsan artık kirlendi, bizler birer melek iken şimdi dönüştüğümüz canavara bakın. Dünyanın sonunu işte bu fenalıklar getirecek. Artık hepiniz demire dönüşeceksiniz, değersiz ve soğuk birer demire. Huzur yüzyıllar boyunca sürecek olan bu kötülükle birlikte yok oldu. Görün ey insanlar, her şey düşünceden ibaret. Güzel düşünmeyi bıraktığınız an kirlendiniz. Bu da sizin ebediyen çekecek olduğunuz cezanızdır. Altından vazgeçtiğiniz Demirin soğukluğunda cayır cayır yanacaksınız. Tanrı sizi terk etmedi ancak siz Tanrınızı terk ettiniz

Ve yaşlı bilge son nefesini almış, aldığı nefesi veremeden ölmüş. İçinde halen o nefesi tutan ölü bir bedenin varlığı hiç kimsenin dikkatini çekmemiş.

Bu sırada Altın Ülke’de fenalıklar iyiden iyiye ayyuka çıkmış. Artık güneş bile ülkenin üzerine sislerin ardından bakıyormuş. Irmaklar şifasını kaybettikten sonra kurumaya başlamış. Ağaçların üzerindeki eşsiz cıvıltılara sahip kuşlar patır patır yerlere dökülmeye başlamışlar, bazıları da başka diyarlara göç etmişler. Yabani ve vahşi hayvanlar ortaya çıkmaya başlamış. İnsanlar artık hem birbirleriyle hem de vahşi canavarlarla savaşıyorlarmış.

Tüm bunlar olurken, Demir Kralı ülkeyi rahatlıkla sinema izler gibi izleyebiliyormuş, hatta ülkenin koordinatları da artık belliymiş. İstese kısa bir sürede oraya varabilirmiş. Ancak Kral gördükleri karşısında dehşete kapılmış ve donmuş bir vaziyette olan biteni izliyormuş. Aklından “Ben burası için mi bu kadar uğraştım! Vahşi insanlar ve hayvanların bulunduğu bu orman nasıl oldu da gözüme başka türlü göründü?” diye içinden geçen milyonlarca soruya cevap bulmakta zorlanıyormuş. Bu düşünceler Kralı sonunda hasta etmiş ve yatağa düşürmüş. İçinde daha önce hiç bu kadar fena bir huzursuzluk hissetmemiş. Başındaki oğulları ve kızları Kral babaları için gözyaşları döküyor ama bir taraftan da fethetmek için onca uğraştığı o ülkeyi neden topraklarına katmadıklarını merak ederek babalarına kızıyorlarmış. Kral son nefeslerini alıp verirken ağzından şu sözler dökülmüş:

Ben ölüyorum. Kapkara bir duman bana doğru yaklaşıyor, siz de görüyor musunuz? Ah evlatlarım, o kadar pişmanım ki  ama artık zamanım yok. Son nefesimde öğrendiğim şeyleri umarım sizler yaşarken öğrenebilirsiniz… Bunun için size ben yardım edemem. Tüm kudret kendi içinizdedir. İçinize kulak verin ve onu anlamaya çalışın. Güç ve iktidar hırsı kulakları tıkayan bir uğultudan farksızdır. Düşünün, sadece en iyiye, en doğruya ulaşmak için düşünün… Unutmayın ki alınmış ama henüz verilmemiş bir nefes var, bu sizin umut ışığınız olsun ve nefesin verileceği o gün için çalışın. Biz Tanrımızı terk ettik, şimdi ona nasıl cevap vereceğim?” derken gözünden bir yaş süzülmüş ve son nefesini vermiş.

Bu masal da burada sona ermiş. Devamında olabilecekleri tamamen sizlerin hayal gücüne bırakıyorum. İçinizi dinleyin, uğultulardan arınıp sesi duymaya çalışın.


Özge Özkurt