10 Ocak 2017 Salı

NUTUK

1. Bölüm






SAMSUN'A ÇIKTIĞIM GÜN GENEL DURUM VE GÖRÜNÜŞ


    1919 yılı Mayısının 19. günü Samsun'a çıktım.

    Genel durum ve görünüş:

    Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu grup 1. Dünya Savaşı'nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes antlaşması imzalanmış. Büyük savaşın yılları boyunca ulus yorgun ve yoksul bir durumda. Ulusu ve yurdu 1. Dünya Savaşı'na sürükleyenler, kendi hayatlarının kaygısına düşerek yurttan kaçmışlar. Saltanat ve hilafet makamında bulunan Vahdettin soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini umduğu alçakça önemler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki hükümet zayıf, onursuz, korkak, yalnız Padişah'ın isteklerine boyun eğmiş ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma razı.

    Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta...

    İtilaf Devletleri, ateşkes antlaşmasının şartlarına uymayı gerekli bulmuyorlar. Birer uydurma nedenle, İtilaf donanmaları ve askerleri İstanbul'da. Adana ili Fransızlar; Urfa, Maraş, Antep İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya'da İtalyan birlikleri, Merzifon ve Samsun'da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı devletlerin subay ve memurları ile özel ajanları çalışmakta. Daha sonra konuşmamıza başlangıç olarak aldığımız tarihten 4 gün önce, 15 Mayıs 1919'da İtilaf Devletlerinin uygun bulmasıyla Yunan ordusu İzmir'e çıkarılıyor.

    Bundan başka yurdun dört bir yanında Hristiyan azınlıklar gizli ve açık özel istek ve amaçlarının elde edilmesine, devletin bir an önce çökmesine gayret gösteriyorlar.

    Sonradan elde edilen güvenilir bilgi ve belgelerle iyice anlaşılmıştır ki, İstanbul Rum Patrikhanesinde kurulan Mavri Mira Heyeti illerde çeteler kurmak ve yönetmek, gösteri toplantıları ve propagandalar yaptırmakla meşgul. Yunan Kızılhaçı Resmi Göçmenler Komisyonu, Mavri Mira Heyetinin çalışmalarını kolaylaştırmaya yardım ediyor. Mavri Mira Heyeti tarafından yönetilen Rum okullarının izci örgütleri, 20 yaşını geçmiş gençleri de içine alarak her yerde geliştiriliyor.

    Ermeni Patriği Zaven Efendi de, Mavri Mira Heyetiyle düşünce birliği içinde çalışıyor. Ermeni hazırlığı da tamamen Rum hazırlığı gibi ilerliyor.

    Trabzon, Samsun ve tüm Karadeniz kıyılarında kurulan ve İstanbul'daki merkeze bağlı Pontus Cemiyeti rahatlıkla ve başarıyla çalışıyor.



DÜŞÜNÜLEN KURTULUŞ ÇARELERİ

    Durumun dehşet ve korkunçluğu karşısında, her yerde, her bölgede bir takım kişiler tarafından kurtuluş yolları düşünülmeye başlanmıştı. Bu düşünce ile yapılan çalışmalar, bir takım örgütleri doğurdu. Örneğin: Edirne ve çevresinde Trakya-Paşaeli adıyla bir dernek vardı. Doğuda Erzurum ve Elazığ'da genel merkezi İstanbul'da olmak üzere Vilayatı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti kurulmuştu. Bu dernek merkezinin gönderdiği temsilcilerle, Of ilçesinde ve Lazistan sancağında şubeler açılmıştı.

    İzmir'in işgal edileceğine dair Mayısın 13'ünden beri açık belirtiler gören İzmir'deki bazı genç yurtseverler, ayın 14/15. gecesi, bu acıklı durumu kendi aralarında görüşmüşler; bir oldu bittiye geldiğine şüphe kalmayan yunan işgalinin ilhakla sonuçlanmasını önlemek düşüncesinde birleşerek, Reddi İlhak ilkesini ortaya atmışlardır. Aynı gece bu ilkenin yayılması için İzmir'de Yahudi Maşatlığı'na toplanabilen halk tarafından bir gösteri toplantısı yapılmışsa da, ertesi gün sabahleyin Yunan askerlerinin rıhtımda görülmesiyle bu gösteri toplantısından umulduğu ölçüde sonuç alınamamıştır.



ULUSAL KURULUŞLARIN SİYASİ AMAÇ VE HEDEFLERİ

    Bu derneklerin kuruluş amaçları ve siyasi hedefleri hakkında kısaca bilgi vermek uygun olur düşüncesindeyim.

    Trakya-Paşaeli Cemiyetinin ileri gelenlerinden bazıları ile daha İstanbul'da iken görüşmüştüm. Osmanlı Devletinin çökeceğini yüksek bir olabilirlik içinde görüyorlardı. Osmanlı yurdunun parçalanacağı tehlikesi karşısında, Trakyayı olabilirse Batı Trakya'yı da birleştirerek bir bütün olarak İslam ve Türk topluluğu halinde kurtarmayı düşünüyorlardı. Ancak, bu amacı gerçekleştirmek için o gün akıllarına gelen tek çıkar yol İngiltere'nin, olmazsa Fransa'nın yardımını sağlamaktı. Bu düşünceyle bazı yabancı devlet adamlarıyla ilişki kurmak ve görüşmek yollarını da aramışlardı. Amaçlarının bir Trakya Cumhuriyeti kurmak olduğu anlaşılıyordu.

    Vilayatı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyetinin kuruluş amacı da (tüzüklerinin 2. maddesi), doğu illerindeki bütün halkın dini ve siyasi haklarının özgürce kullanılmasını sağlayacak yasal yollara başvurmak, adı geçen illerdeki Müslüman halkın tarihi ve milli haklarını, gerektiğinde uygar toplumlar önünde savunmak; doğu illerinde yapılan zulüm ve cinayetlerin nedenleri ile bunları yapanlar ve yaptıranlar hakkında tarafsızca soruşturma açılarak suçluların hızlıca cezalandırılmalarını istemek;yerli halk ile azınlıklar arasındaki anlaşmazlıkların giderilmesine ve eskiden olduğu gibi iyi ilişkilerin pekiştirilmesine çaba göstermek, savaşın yol açtığı doğu illerindeki yıkım ve yoksulluğa, hükümet katında girişimlerde bulunarak eden geldiğince çare aramaktan ibaretti.

    İstanbul'daki yönetim merkezinden verilmiş olan bu direktif gereğince, Erzurum şubesi, doğu illerinde Türklerin haklarını korumakla birlikte, Ermeni göçü sırasında yapılan kötü davranışlarla halkın hiçbir ilgisi bulunmadığını ve Ermeni mallarının Rus istilasına kadar korunduğunu, buna karşılık Müslümanlara çok gaddarca davranıldığını ve hatta verilen emre aykırı olarak göçten alıkonulan bazı Ermenilerin koruyucularına karşı yaptıkları kötülükleri, güvenilir belgelerle uygarlık dünyasına sunmaya ve doğu illerine dikilen hırs dolu bakışları geçersiz kılmak için çalışmaya karar veriyor (Erzurum şubesinin bildirisi).

    Vilayati Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyetinin Erzurum şubesini ilk olarak kuran kişiler, doğu illerinde yapılan propagandaları ve bunların amaçlarını, Türklük-Kürtlük-Ermenilik sorunlarını bilim, teknik ve tarih açılarından inceleyip araştırdıktan sonra, gelecekteki çalışmalarını şu üç noktada topluyorlar (Erzurum şubesinin basılı raporu):

    1. Kesinlikle göç etmemek,
    2. Hemen bilim, iktisat, din örgütleri kurmak,
    3. Saldırıya uğrayacak doğu illerinin herhangi bir köşesini savunmada birleşmek


    Vilayatı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyetinin İstanbul'daki yönetim merkezinin, uygar ve bilimsel yollara başvurarak amaca ulaşabileceği konusunda fazlaca iyimser olduğu anlaşılıyor. Gerçekten bu yolda, çalışmalar yapmaktan geri durmuyor. Doğu illerindeki Müslüman halkın haklarını savunmak üzere Le Pays adında Fransızca bir gazete yayımlıyor. Hadisat gazetesini çıkarma hakkını üzerine alıyor. Bir taraftan da İtilaf Devletlerinin başbakanlarına ve İstanbul'daki temsilcilerine uyarı yazıları veriyor. Avrupa'ya bir kurul göndermeye girişiyor.

    Bu açıklamalardan kolaylıkla anlaşılacağını sanırım ki, Vilayatı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyetinin kurulmasına yol açan önemli neden ve kaygı, Doğu illerinin Ermenistan'a verilmesi olasılığına dayanıyor. Bu olasılığın da, doğu illeri nüfusunda Ermenilerin çoğunlukta gösterilmesi ve tarihsel haklar bakımından onlara öncelik tanınmasına çalışanların, bilimsel ve tarihsel belgelerle dünya kamuoyunu aldatmayı başarmaları ve bir de Müslüman halkın Ermenileri topluca öldüren barbarlar olduğu iftirasını doğruymuş gibi kabul ettirmeleri durumunda gerçekleşebileceği düşüncesi ağır basıyor. Bundan dolayı dernek, aynı gerekçe ve araçlarla tarihsel ve ulusal haklarını savunmaya çalışıyor.

    Karadeniz kıyılarındaki bölgelerde de, bir Rum Pontus hükümeti kurulacağı korkusu vardı. Müslüman halkı Rumların boyunduruğu altında bırakmayıp onların yaşama haklarını ve varlıklarını korumak amacıyla, Trabzon'da da bazı kişiler ayrıca bir dernek kurmuşlardı.

    Merkezi İstanbul'da olan Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyetinin amacı ve siyasi hedefi adından anlaşılmaktadır. Her durumda merkezden ayrılma amacını taşıyor.

13 Aralık 2016 Salı

Benim Gözümden Halep Meselesi


Suriye'de savaş var. Yani orada yıllardır olan şeyin bir "savaş" olduğunu unutmamak lazım. 
Bununla birlikte Esad Suriye'de %80 üzeri oyla seçilmiş bir devlet başkanı. Severiz sevmeyiz bizi ilgilendirmez. Suriyeliler kendi devlet başkanlarını vaktiyle %80 üzeri oranla seçmişken bize onu devirmek düşmez.
Adam istifa edip çekilmek yerine bir şekilde ülkesini üniter yapıda tutmak için (birileri tarafından) üretilmiş ve birileri tarafından beslenen radikal terör örgütleri ile yıllardır savaşıyor. Ülkesini kendi tiynetince bu islamik radikal örgütlere terk etmemiş, bugün de Halep'i o örgütlerden temizlediklerini duyurmuş.

Orada şiddet olduğu doğru. Şiddetin azı, çoğu, karşılaştırma yapması olmaz ama şimdiye kadar Işid vb gibi islamik ve etnik radikal grupların yaptıkları şiddetten daha fazla değildir eminim. Orada şiddet yıllardır var.

Suriye'de sivilleri öldürmek suretiyle savaş suçu işlemenin şirazesi kayalı çok oldu. Orada yıllardır savaş var ve yıllardır insanlar hunharca katlediliyor.
Malesef radikal terör örgütleri gelin şu boş ovada savaşalım da hiçbir sivil ölmesin demedi. Sivil hayatın içerisinde korkunç bir savaş var bir sürü mezhepten bir sürü etnik kökenden bir sürü insan kâh katledildi kâh öldürüldü. Dünyanın 4 bir yanına kaçtılar. Hatta bizim ülkenin insanları değil miydi bunlara kucak açtık deyip süngerden can yeleği, naylondan bot satan, kadınlarına tecavüz eden, çocuklarını merdiven altı çalıştıran? Bu konuya hiç girmeyelim.

İste tüm bu sebeplerden, bugün sırf Halep terör gruplarından temizlendi diye Esad üzerinden kasılan sahte "insanlar katlediliyor" duyarına karşı direncim var.

Ben tarihte kansız geçmiş bir savaş bilmiyorum. Bu kanlı bölgedeki savaş ise zaten normal üstü bir savaş.

Işid'in ilk türediği zamanı hatırlıyorum. Durduk yerde, bir anda psikopatça katliam şovları yapan bir örgüt türemişti. Mtv kalitesinde HD görüntüler ve surround system müzikleri ile kafa kesme video klipleri yayınlıyor, ABD yapımı silah, araç, kıyafet vb her türlü techizatı kullanarak film çeviriyorlardı.
O zamanlar bu günleri yaşayacağınızı tahmin etmediğimiz için bütün bu şovları Hollywood filmi izler gibi izlerdik, hatırlıyorum. Bir gerilim filmi kadar korkunçtu her şey ama o kadar da gerçekçi gelmediğinden olsa gerek bugünkü servis edilmiş haberler kadar etkilemiyordu.
Neyse.

Bugün Esad'ı hunharca eleştiriyorsanız, tam olarak ne istiyorsunuz onu düşünün isterim. Esad Halep'i ele geçirince bir anda alevlenen bu ateşe odun mu olmalı yoksa bu ateş niye harlandı diye mi sormalı. Mesela; Esad şu an devrilsin, o zaman bölge oradaki radikal islamik ve etnik terör örgütleri tarafından ele geçirilsin ve devamında parçalansın mı? Onu mu istiyoruz?
Suriye parçalandığında yönetimin o örgütlerin elinden çıkıp onları üretenlerin eline geçeceklerini görebilmek gerek. Sonra sıradaki?

Şu anda Türkiye'nin hala tek parça halinde duruyor olmasının bir nedeni de Esad'ın savaşmaya devam edip ülkesini bölünmeye terk etmemesidir. Sayesinde sıra henüz bize gelmedi. Her ne kadar içten bölünmeye sürekli olarak maruz kalsak da...

Bence düşünün. Bir de böyle düşünün.
Çünkü şüpheci olmak, yahut sürekli sorgulamak, doğrudan önümüze servis edilene inanmaktan daha iyidir. Ayık tutar.

Ha tabi bir de haberlerin servis edildiği ajanslara dikkat. Bakın bakalım Suriye'nin bölünmesi o ajans grupları/ülkelerin işine geliyor muymuş.Bir bakın bakalım laps diye önünüze sürülen haberler aynı el tarafından mı dağıtılıyor. 
Servis edilen görsel/videoların gerçekliğine/güncelliğine ne kadar güvenebilirsiniz? Ortada bir şiddet gerçeği varsa bu şiddetin faillerinin size söyledikleri taraf olduğuna inancınız tam mı? Sonuçta medya küresel güclerin âsâsı değil mi? Öyledir demiyorum. Ama ya öyleyse? Bu ihtimal her şeyi değiştirmeye yetmez mi?

Not: Şahsi olarak Esad'a yahut hükümetine karşı bir sempatim vs asla yok. Meryem Gayberi'nin dediği gibi bana ne elin devlet başkanından :) Ama gaspçılar gelip de evinin sahibi olan kapı komşumu zorla dışarı atıp evine el koyacaksa, ben o gaspçıları yeni komşum olarak göremem. Eski komşumu sevmesem bile böyle bir duruma sessiz kalamam. Ne malum yarın benim evimi de ele geçirmeyecekleri?

Adam kendi ülkesinin toprağını kadın erkek çocuk demeden kafa kesen, elinde insan kalbiyle fotoğraf servis eden, antik şehirleri yakıp yıkan dünyanın gördüğü en acımasız terörist grubundan geri almıştır. Bende durumun özeti budur...

ÖÖ

1 Mayıs 2016 Pazar

1 MAYIS



1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı, işçi ve emekçiler tarafından tüm dünya çapında kutlanan bir bayramdır. Birlik, dayanışma ve haksızlıklarla mücadele günü olarak kutlanan bu bayram, dünya üzerindeki pek çok ülkede resmi tatil kabul edilir. Türkiye'de resmi olarak ilk kez 1923'de kutlanmıştır. Nisan 2008'de "Emek ve Dayanışma Günü" olarak kutlanması kabul edilmiş, 22 Nisan 2009'da TBMM'de kabul edilen yasa ile resmi tatil olmuştur. 

İlk kez 1856'da Melbourne'daki taş ve inşaat işçileri günde 8 saatlik iş günü için Melbourne Üniversitesinden Parlamento evine kadar yürüdüler.1886'da Amerikan İşçi Sendikaları Konfederasyonu önderliğindeki işçiler; haftanın 6 günü, günün 12 saati olan çalışma takvimlerine karşı günlük 8 saatlik çalışma talebiyle iş bıraktılar.1889'da toplanan İkinci Enternasyonel'de Fransız bir işçi temsilcisinin önerisiyle 1 Mayıs gününün tüm dünyada "Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü" olarak kutlanmasına karar verildi.Zamanla 8 saatlik iş günü birçok ülkede resmen kabul edildi. 1 Mayıs böylece işçilerin birlik ve dayanışmasını yansıtan bir bayram niteliğini kazandı. 1 Mayıs'ın tarihçesi için daha detaylı bilgi isteyenler;

Sendikalara karşı sert görüşlerim olduğunu daha önce de belirtmişimdir. Günümüzde sendikaların hiçbirinin işçilerin haklarını korumak için değil, sendika yöneticilerinin kendi ceplerini doldurmak için var olduklarını görmemek için kör olmak lazım. Tıpkı diğer birçok oda, dernek, vakıf, stk vb. kurumlar gibi. Bu benim şahsi düşüncem.


İşin özü şuydu ki; biz, toplumun her göz yaşı döktüğümüz kesimi için acı çeken ve sırtından bıçaklanan bir nesiliz. İşçiler için, küçük esnaf için, köylüler ve onların toprakları için, çiftçiler ve onlara yapılmayan destekler için, madenciler için, Soma'lılar için, inşaatlarda alınmayan güvenlik önlemleri için... 

Gelgelelim bizim 1 Mayıslara...
Bu zamanda kadar hep 1 Mayısları coşkuyla kutladım. Yakın zamanlara kadar meydanlarda aktif olarak kutladığım bir bayramdı. Ben de sol yumruğumu havaya kaldırıp "İşçiyiz, haklıyız, kazanacağız" diye bağırdım çevik kuvvetin soğuk gölgesi ve delip geçen bakışları altında. Yasak olan bir alana doğru yürüdüğüm için ara sokaklardan nefes nefese koşarak kaçtım falan. İstanbul dışında okurken, ailemin haberi dahi olmadan İstanbul'daki eylemlere katıldım. Bahse konu kesimdeki bir işçi değildim, ezilen değildim, öğrenciydim. Okul bitti, iş hayatına girdim, yine o kesime ait biri olmadım. Benim her zaman, her işimden istifa edebilme gibi bir özgürlüğüm vardı. Çalışmasam da olurdu. İşsiz kalsam sorun değildi, evde bakmam gereken çoluğum çocuğu yoktu. Ama yine de haksızlık karşıtı birçok eylemde elimden geldiğince sokağa çıktım, karşı durdum, eylem yaptım. En son Gezi süreci ile jübile yaptım. Bu işleri zirvede bıraktım :) Ülke genelinde yapılan en güzel eylemin içinde bulunduğum için kendimi şanslı sayarım.
Son 2-3 yılda tokat gibi çarpan bir gerçek vardı. O gerçek hep oradaydı zaten, ben görmek istemiyordum. Artık bu gerçekle yüzleşmeye karar verdiğimde, kendimi malum toplumu oluşturan hiçbir bireyi için parçalamamaya karar verdim. Değer kıymet bilmeyen, nankör insanoğlu için kendimi daha fazla feda etmeyecektim.
Geçen günlerde dergi sürecimde tanışmış olduğum bir "abi" diyebileceğim kişi ile yazışırken fark ettim. Hatta ona cevap yazdıkça kendime yazıyormuş gibi oldum.

Hepsi için kalbimiz parçalandı, ağladık, kızdık, onların hakları için sesimizi yükselttik, farkındalık oluşturmak için kampanyalar başlattık, imzalar attık. Karşılığında tam da o insanlardan terörist, çapulcu, bozguncu damgası yedik, "Bunlar da bi kudurmadan duramıyorlar" lafları işittik. Duymuyoruz sandılar ama duyduk. 
Aynı insanlar bir sonraki seçimlerde yine bizleri yok sayacak seçimlerde bulundular. Belki de kendilerinin ellerine bırakılan tek önemli hak buydu; seçme hakkı. Ama onlar kendilerine verilen bu hakkı, onların insanlık haklarına sahip çıkmalarını söyleyen bizlere karşı, hakaret edercesine bir seçim yaparak kullandılar. Hem de defalarca.

Yıllarca kendime görev edinip (güya) korumaya kalkıştığım kesim tarafından aptal yerine konulduğunu fark etmenin verdiği dayanılmaz salaklık hissiyle birlikte resmi bir bayram olan 1 Mayıs'ı kutlarım. Kutlu olsun işte.

Her koyun kendi bacağından asılıyorsa eğer, bu dünyada insanlar için değil, dünya için bir şeyler yapılmalı. Ben buna inanıyorum.

Dışarıdan beklemeden önce kendine layık gördüğün hayatı ve seçimleri düşün. Çünkü onurlu bir yaşam önce insanın kendi içinde başlar. Ve onurlu yaşamın tadına bir baktın mı ondan bir daha asla vazgeçemezsin.


25 Kasım 2015 Çarşamba

Görmedim, Duymadım ama İnanıyorum




Sadece 5 duyumuz var ve kendimizi evrenin en zeki yaratıkları sanıyoruz. Zeki değil ama çok komiğiz bence. :) Çünkü 5 duyumuzla algılayamadığımız herseyi yok sayıyoruz. Bunun adına da birsürü, çeşit çeşit afilli isimler veriyoruz. 
Bilimselcilik, pozitivizm, rasyonalizm, reelizm ve daha bir sürü   -izm'li şey.  
5 duyudan birine dayalı ispat yoksa kabul edilemez sayıyoruz. Yok öyle şey falan diyoruz. Buna karşı çıkanları da deli gibi görüyor, gizemi mistiği falan seven uçuklar olarak değerlendiriyoruz.
Kim anne karnındaki anlarını hatırlayabilir? Eğer hatırlasaydık muhtemelen tek dünyamızın orası olduğunu düşünecektik. Biri bize dışarıda da bir dünya var ve oraya doğacaksın dese belki ona da inanmayacaktık. 9 ay 10 günden önce ispatlanana kadar inanmayacaktık. 
Bu örneği verdim ama bundan çok da emin değilim aslında. Çünkü insanın en bilge anı bebekliğidir derler. Belki doğduğumuz anda 5 duyudan fazlasına sahip olabiliyoruzdur. Bilemiyorum, ben hatırlamıyorum ama sanki öyle gibi.
Kitapta şöyle diyordu; Eğer büyüdüğünde de gökyüzünde uçan bir kuşa tıpkı bebekliğindeki gibi şaşırabiliyorsan, filozofsundur.
Bu durumda Murathan Mungan'ın yazdığı ve Yeni Türkü'nün de söylediği gibi; "Biz büyüdük ve kirlendi dünya"
Yine nereden nereye geldim :) Bu düşünceler silsilesi LSD gibi. Düşünürken var mıyım yok muyum ben de bilmiyorum :)
Düşünüyorum öyleyse varım, hatta bir başka ben daha var olabilir. Evet evet olabilir. Neden olmasın ki?
Yanlış olduğu ispat edilene kadar doğru olduğunu varsayacağım. Benim, bilimden sayılmayan ilime bakış açım bundan sonra bu. Bence gayet rasyonalist :))

https://www.instagram.com/p/-hYO-2pHJl/?taken-by=ozge_ozkurt




Uzun bir aradan sonra: Aynı anda birden fazla blog yazmada özürlü olduğumu farkettim. İnstagramda da yarı blogger şeklinde devam ettiğim için burayı oldukça boşladım. Bundan sonra en azından senkronize gitmeyi deneyeceğim.


Sevgi & Saygı

8 Mayıs 2015 Cuma

DİN TERÖR ÖRGÜTÜ




İnandığı dinin kutsal kitabını okumayan ama buna rağmen dini hakkındaki her şeyi geri kalan herkesten en iyi bilen bir toplumuz. Cahil özgüveni diye buna deniyor işte. Halbuki insan okudukça/anladıkça daha az konuşuyor, susuyor ve düşünmeye başlıyor. (Muhtemelen ben de bir zamanlar bu anlamda kör cahil ve de çok özgüvenliydim :) )

İşte bugün din-iman adına ensemizde boza pişirenler bu cahil güruhtan başkası değil. Onlara inanıp kraldan çok kralcı olanlar ise, tam da bugün Zeki Alasya'nın cenaze haberine ağıza alınmayacak yorumları yazan o kapkara cahil sürüsüdür. Zeki Alasya sadece bir örnek, bugün okuduğum için taze haliyle aklımda kalan bir örnek. Bunun gibi her gün onlarca örnek var.

Cahil Müslümanlar için konuşuyorum;

  • Kuran okumak yerine işlerine gelen hadisler hangileriyse onlara sarıldılar,
  • Kuran'ı anlamak için okumak yerine Arapçasını nameli nameli okuyup içlendiler hiçbir şey anlamadan. Nameli okunmasına karşı değilim ama neye içlenip ağladığını biliyor musun Müslüman kardeş?
  • Kuran'ı alıp evlerin duvarlarına astılar, en üst raflara kaldırdılar, abdestsiz dokunma günah, hastaysan elleme çarpılırsın diyerek insanları uzaklaştırıp, kitabı putlaştırdılar. Sonra bilinçaltına işlenen bu yasaklarla kitabı korka korka okudu bir nesil "acaba çarpılır mıyım lan" diye. Ne okuduğunu anladı, ne de anlamak için okudu. 


Okumadığı gibi bir de gitti, toplumu istediği gibi yönlendirmek isteyen çeşitli cemaatler, topluluklar, imamlar, hacılar, hocalardan öğrenmeye çalıştı bu güruh. Onlar da işlerine nasıl geliyorsa öylece anlattılar "Kendi dinlerini" insanlara.
Bugün hala aynı şey yaşanıyor. Yaşanmasa memleketin durumu böyle olmazdı. Kimse Din tüccarlarına prim vermezdi.

Bugün kendini en çok müslüman gören o güruh var ya hani, koca kutsal kitap onları lanetliyor. İşin acısı çoğunun bundan haberi bile yok. Anlatsan da anlamıyorlar, anlattığın için bir de kötü sen oluyorsun. Ben anlatmayı kestim şu ayetten sonra;

Araf, 179: Yemin olsun ki biz, insanlardan ve cinlerden birçoğunu cehennem için yarattık. Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar; gözleri var bunların, onlarla görmezler; kulakları var bunların, onlarla işitmezler. Davarlar gibidir bunlar. Belki daha da şaşkın. Gafillerin ta kendileridir bunlar.

Kuran "Oku" ile başlayan bir kitapken, anlamak için okumamaktaki bu ısrar yukarıdaki ayeti doğuruyor.
İşte, Ramazan aylarında TV programlarında sakızın oruç bozup bozmadığını sizlere söyleyen o ağlak hocalar da onbinlerce dolar para kazanıyorlar 1 ayda.

Okumaktan korkmayın çarpılmazsınız. Ben çarpılmadım. Bilim kitabı gibi, öğüt kitabı gibi, dergi okur gibi, nasıl isterseniz öyle okuyun, yeter ki okuyun. Tabi anlamaya çalışarak.

Not: Bugün hayatını kaybeden Zeki Alasya Türk sinemasının büyük çınarlarından biriydi, bir neslin çocukluğuydu. Kendisine Allah'tan rahmet, yakınlarına da sabırlar dilerim. Allah taksiratını affetsin. 

Özge


17 Mart 2015 Salı


BİR GARİP HAYAT HİKAYESİ VE LAVANTA 




Merhaba sevgili okur,

Uzunca bir süredir yazamadım, halbuki yazacak,şikayet edilecek, isyan edilecek o kadar çok şey vardı ki.. Hala da var ama bu defa olumsuz konuları bir kenara bırakıyorum.

Bazı arkadaşlarım bilirler, yaklaşık 7 aydır Bahçe Bakımı/Tarım konusunda eğitim alıyorum ve devam edecek olan 2 ayım daha var. Bunun en başlarda (henüz eğitimime başlamadan evvel) geçici bir heves olabileceğini düşünmüş ama buna rağmen sıkılırsam bırakırım mantığıyla kursa başlamıştım. Belki de hayatımda bir heves bu kadar uzun süre kalıcı oldu. Öyle ki, bu iş bir heves olmaktan çıktı ve "Er ya da geç ama olabildiğince çabuk" bir amaca dönüştü benim için. İşten ayrıldıktan sonra birkaç aylık dinlenme/arınma döneminde artık hayatımı kar amacı güden ve ekseriyetle fabrikasyon ilişki ve işlerin olduğu şirketlerde çalışarak devam ettirmeyeceğime çoktan ve kesin bir şekilde karar vermiştim. Çalışma hayatımı farklı bir yöne çekmiş, düzenimi kurmuş, ortalamada beni hayli hayli idare eden bir iş kapasitesine sahiptim. Gereksiz ve bindirilmiş tüketim kalıplarından kurtulup sıyrılmamla birlikte artık üretime geçmenin gerekliliğine dair algım da açılmış oldu.

Eğitimim iyi güzel ancak bu akademik anlamda ilerletilecek bir eğitim değil ki, onca bilgi ve istek sonucunda artık bağla bahçeyle uğraşmak, tarımsal faaliyetlerde bulunmak veya bitkisel üretim yapmak bende gitgide tutkuya ve hayatımın amacını oluşturmaya başladı. "Bu yaşta bu emekli hayatı için ne acele?" "Dışarıdan davulun sesi hoş gelir, öyle kolay değil o işler..." "Sen nasıl yapacaksın o işleri, inek sağmayı biliyor musun?" ve bunun türevi onlarca cümle kuruluyor tarafıma :) Başlarda ben de korktum ve "Bir şeyler ters gidiyor galiba" diye düşündüm. Düşündüm derken baya düşündüm ama, aşağı yukarı 1 sene kadar :) Sonra zihnimdeki bulutlar dağıldı ve aslında bir şeylerin değil her şeyin ters gittiğini anladığımda çok rahatladım. Doğru yoldayım :)

Girizgahı uzun tuttum ama bende bir tutku haline dönüşen bu bitkisel üretim işi için kişisel çalışmalar ve araştırmalarıma başladım. Umarım "er ya da geç ama olabildiğince çabuk" bir şekilde aradığım araziye kavuşur ve istediğim üreticiliği/yetiştiriciliği yapabilirim.

Aklımda lavanta yetiştirmek de var, araştırmalarım devam ediyor. Bugün size evinizde lavanta yetiştirmenin çok kısa bir özetini vereceğim.

Diyelim ki bir parkta veya sitenizin bahçesinde lavanta var ve kokusuna da bayılıyorsunuz. Lavantayı evinizde de üretmek istiyorsunuz. Müjdeler olsun! Lavantanın üretimi çok kolaydır. 

Bir kere lavanta yemek seçmeyip her şeyi yiyen çocuk gibidir, toprak konusunda seçici değildir. Ama eğer ki toprağınız biraz kireçli, kuru ve kalkerliyse normalin üzerinde gelişim gösterir. Özetle evde kullanacağınız her toprakta olur yani.
Ayrıca kurağa, sıcağa, soğuğa da oldukça dayanıklıdır. Anadolu kadını gibi mübarek :)

Üretimi ise tohumdan yapılacağı gibi çelikle de yapılır. Tohumdan üretim uzun sürer artık hepimiz çok sabırsızız, zaman da eskiye göre daha hızlı akıp gidiyor zaten bekleyemem derseniz, çelikle veya köklü sürgünle üretirsiniz. Lavantanın kökleri uzun ve derine iner, biraz da serttir, şehrin merkezindeki bir parktan köküyle koparmaya çalışırsanız eğer, belediyenin yeni diktiği çiçeklerden çalan teyze konumuna düşer mahalleliye, konu komşuya rezil olabilirsiniz. Bence köklü sürgünü de bir kenara bırakın. Siz en iyisi birkaç çelik alın lavantadan. Bitkiyi yaralamamak ve hırpalamamak için yanınızda makas gibi kesici bir alet olursa iyi olur. Taze yani odunlaşmamış dallardan Haziran-Eylül döneminde, odunlaşmış dallarından ise Aralık-Mart döneminde üretilmesi uygundur. Nedir çelik?
Aşağı yukarı böyle bir şeydir;


Bitki uyku dönemindeyken (yani henüz bahar gelmeden, soğuklar gitmeden, kuşlar cıvıldamadan, güneş parlamadan) çeliği alırsınız. Rahat köklenmesi için torf, perlit yahut orman toprağı gibi daha yumuşakça ve nem tutan bir toprak kullanın ki rahatça salıversin köklerini. Köklenmeyi kolaylaştırmak için aspirini 1-2 damla suda macun gibi yapıp çeliğin dibine sürdükten sonra toprağa gömerseniz köklenmeyi hızlandırmış olursunuz. Aspirin, içerdiği salisilik asit sayesinde köklendirme hormonu işlevi görür. Eğer ben çok doğalcıyım ne işim olur Aspirin'le derseniz; birkaç taze söğüt dalını yapraklarıyla birlikte su dolu kovanın içinde bekletip o suyu kullanın. Daha da hard-core olsun derseniz eğer; söğüt yapraklarını havanda dövüp macun gibi yapıp çeliğin diplerine uygulayın.

Sonraki etap sırasıyla aşağıda fotoğraflardaki gibi;

Toprak karışımını homojen bir şekilde saksıda oluşturun.


Kaşığın dibiyle toprakta yer açın;




Daha sonra çelikleri topraktaki açmış olduğunuz çukurlara güzelce yerleştirin.




Son olarak iyi niyet ve dileklerle bitkinizin can suyunu verin. Tüm bu sürecin en önemli aşaması can suyunu verdiğiniz esnadaki halet-i ruhiyenizdir. Bunu sakın unutmayın.



















İyi dikimler :)

ÖÖ





15 Ocak 2015 Perşembe

BÜYÜKLERE MASALLAR


Bir varmış bir yokmuş. Bundan çoook eski zamanlarda, girmemesi gerekenlerin bulamadığı gizli bir ülke varmış. Bu ülkede yolunda gitmeyen, birbiriyle uyumsuz hiçbir şey yokmuş, öyle ki adeta bir cennet gibiymiş. Burası, ülkenin 4 bir yanından başlayan, ortasına doğru sayısız kola ayrılan gümüş renkli ırmakların aktığı, dağlarında ve ovalarında sayısız çeşit meyve ve yemişlerin bittiği, güneşin tepesinden eksik olmadığı, havasının insanı her daim tatlı bir çakırkeyif bıraktığı, dünyanın en güzel müziklerinin oradaki 1001 çeşit kuşların cıvıldamalarıyla dinlendiği bir ülkeymiş.

Bu ülkede hiç hastalık olmazmış çünkü sadece bu ülkeye özel şifalı bir ağaç varmış ve kendini kötü hisseden veya hastalananlar o ağacın gölgesinde birkaç dakika uyuduğunda hemen şifa bulurmuş. O ağaç adeta sihirliymiş. Altında oturanlara ninni okur, onları hemencecik uyutuverirmiş. Şifanın süresi de çok kısaymış, altında saatlerce uyuyup kalan hiç olmaz, ağaç şifasını verdikten sonra dalları ve yapraklarıyla altında yatanı uyandırırmış. Uyananlar sanki yüz yıldır uyuyormuş gibi dinç ve sağlıklı bir şekilde uyanırlarmış. 

Bu ülkedeki ırmaklar da çok şifalıymış ve ilk günden beri aynı hızla ve berraklıkta akarmış. Suyun şifası açık yaralanmalara karşı kullanılırmış. Bir yerden düşüp kazara yaralanan biri varsa hemen yarasını bu suda temizler, ormandaki başka bir ağacın reçinesiyle gölgesi şifalı olan ağacın yapraklarından da bir karışım yaparak yaralanmış bölgesine sürerse, yara ne kadar derin olursa olsun hemen ertesi gün eskisinden daha iyi hale gelirmiş. Burada hastalıklar genellikle baş ağrısı veya yaralanmalar şeklindeymiş. Baş ağrıları da özellikle ayın ortalarında çok yaşlılarda veya çocuklarda olurmuş. Bunun sebebini de dolunaya bağlamışlar. Dolunay olduğunda, değişen yerçekimi kuvveti ve manyetik enerjilerin insanlar üzerinde etkisi olduğuna inanıyorlarmış. Yaralanmalar ise yalnızca kazara yaşanan durumlardan meydana geliyormuş, insanlar arasında birbirini yaralama diye bir durum söz konusu bile değilmiş. Çünkü burada herkes barış ve mutluluk içinde yaşar; kavga, kötülük, fitnelik nedir bilmezmiş.

Bu ülkede yaşayanlar son derece gelişmiş bilimsel bazı yöntemleri bilir ve kullanırlarmış. Yeryüzüne ne kadar saygı gösteriyorlarsa gökyüzüne de o kadar hakimlermiş. Gökyüzünü incelemek için ellerinde herhangi bir teknolojik cihaz veya benzer bir şey yokmuş. Bu insanların gücü tamamen zihinlerinden geliyormuş. Bu ülkenin insanları Güneş ve Ay hareketlerinin dünya ve insanlar üzerindeki etkilerini bilirler ve işlerini doğanın çeşitli kanunlarına göre sıralarlarmış. Planlar her zaman doğaya uygun şekilde yapılır ve benzeri hiç görülmemiş bir düzenle yaşamlarını sürdürürlermiş. Bu ülkedeki insanlar çok uzun yıllar yaşarlarmış, ortalama ömrü 700 ila 800 yıl kadarmış. İnsanların bildikleri bilimsel bilgiler dışında kullandıkları başka türlü yöntemler de varmış. Bu insanlar bazı majisel güçlere de sahipmiş ve aynı zamanda bu insanların doğanın kanununu bozmadan ve başka hiçbir canlıya zarar vermeden kullandıkları büyüler varmış. Böylelikle doğanın kendilerine verdiklerinin yanında, başka türlü ihtiyaçları için de bu büyüleri kullanırlarmış. Bu ülkenin adı Altın Ülke’ymiş.

Ülkenin insanları huzurlu ve mutlu bir şekilde yaşamlarına devam ederken, dünyanın başka bir ucundaki uygarlıklardan Demir Krallığı bu ülkeyi keşfetmiş. Demir Krallığı’ndaki durum hiç de Altın Ülke’deki gibi değilmiş. Burada da ırmaklar, ormanlar, şifalı ağaçlar varmış ama o kadar hor kullanılmış ki ırmakların yolları kuruyarak durgun birer göle dönüşmüş. Gölün yüzeyinde pis ve kalın bir zehir tabakası oluşmuş. Gölün dibinde yaşayan hiçbir canlı kalmamış. Ağaçlar sorgusuzca kesilmiş ve ormanlar birer birer yok edilmiş. Yok edilen ağaçların yerlerine ileri teknolojilerin kullanılacağı demirden devasa yapılar inşa edilmiş. Hastalıklar kol geziyormuş ve tedavileri ise çeşitli zehirlerin birleşiminden yapılmış renkli boncuklar vasıtasıyla oluyormuş. Bu boncukları yutanın bir hastalığı iyileşiyor ama o anda kendinde olmayan başka bir hastalığa tutuluyormuş. Ayrıca Demir Ülkesi’nin insanlarının hepsinde nedenini bilmedikleri bir mutsuzluk hastalığı da varmış. Hemen hemen herkeste bir tatminsizlik, memnun olmama ve mutsuzluk hakimmiş ve bu hisler her geçen gün çoğalıyormuş. Bu mutsuzluklarını gidermek için yine kendilerinin ürettikleri ve aslında ihtiyaçları olmayan çeşitli eşya ve maddeleri sorgusuzca tüketiyorlar ama bir türlü gerçek huzuru yakalayamıyorlarmış. Demir Krallığı en gelişmiş ve ileri bir medeniyet olarak kendilerini diğer uygarlık ve krallıklardan üstün görmesine rağmen giderek artan iç huzursuzluklarına bir çare bulamıyormuş. Demir Kralı da Altın Ülkesi’ndekiler gibi birçok majik uygulamalara sahipmiş ve büyücülük yeteneklerini çok ileri seviyelere taşımış. Bu büyücülük yeteneklerini her zaman daha ileri medeniyet seviyesine ulaşmak için kullanıyor ve kara maji uygulamalarından hiç çekinmiyormuş.

Demir Kralı her zaman yaptığı gibi, bir gün yine çevresinde olup bitenleri görmek ve diğerleri üzerinde hakimiyet kurabilmek için sihirli küresine odaklanmış. Daha evvelden kesik kesik birer imaj olarak gördüğü Altın Ülke’yi görmek istiyormuş. Altın Ülke’yi hiçbir zaman sürekli olarak göremiyor, takip edemiyor ama içinden bir his Demir Kralı’nı böyle bir ülkenin var olup olamayacağıyla ilgili yiyip bitiriyormuş. Altın Ülke’yi göremiyormuş çünkü bu ülke yalnızca onu hak edenler tarafından görülebilirmiş. Başka bir bilinç seviyesindeki varlıkların Altın Ülke’ye girememesi için bu ülke özel olarak koruma altındaymış. Kendini Kara Maji konusunda oldukça geliştiren Demir Kralı, sihirli küresine odaklandığı o gün sonunda Altın Ülke’yi birkaç dakika boyunca izleyebilmiş. Sonra birden görüntü kesilmiş. Artık Demir Kralı böyle bir ülkenin varlığından emin olmuş ve içini önüne geçilemez bir heyecan kaplamış. Hemen bu ülkeyi bulması ve oraya gitmesi gerektiğini düşünmüş. Ancak o ülkenin nerede olduğuna ve oraya nasıl ulaşacağına dair hiçbir fikri yokmuş. Kaldı ki birkaç saniyelik görüntüyü izlemesi bile aylar hatta yıllar alan bu ülkeyi bulmak hiç de kolay olmayacakmış. Demir Kralı apaçık bir şekilde o ülkenin korunduğunun ve oraya normal şartlarda ulaşamayacağının farkındaymış. Oraya ulaşabilmesi için zaman kaybetmeden bir plan yapması gerekiyormuş. Bunun üzerine hemen krallıktaki diğer büyücüleri ve bilim adamlarını toplamış ve onlara durumu anlatarak yapabilecekleri en mükemmel ve işler planı yapmalarını, aksi halde hepsini zindana tıkacağını söylemiş. Bunun üzerine telaşlanan büyücüler ve bilim adamları hemen başlamışlar düşünmeye ama işin içinden bir türlü çıkamıyorlarmış. Bilim adamları, hemen dünya çapında en detaylı aramayı yapabilecek insansız bir hava aracı yapabileceklerini söylemiş. Bunun üzerine büyücüler bilim adamlarına karşı çıkarak bu ülkenin gizlendiğini ve bilimsel yöntemlerle bulunamayacağını söyleyerek onlara uzaktan ileri derece büyü yapmaları gerektiğini söylemiş. Bilim adamları da bu fikre, Altın Ülke’nin de büyü özellikleri olduğunu ve tek başına büyü ile başa çıkamayacaklarını söyleyerek karşı çıkmış. Uzun toplantılar sonucunda büyücülerle bilim adamları, her iki yöntemi de eşit düzeyde kullanacakları başka bir yöntem bulmaları gerektiği konusunda hemfikir olmuşlar. Aradan birkaç hafta geçmiş olmasına rağmen hala ortaya en mükemmel fikri çıkartamayan bilim adamları ve büyücüleri kral yeniden toplamış. Operasyon konusunda ne durumda olduklarını sormuş, aldığı cevap karşısında çok hiddetlenmiş. Kral onlara, 1 hafta içinde iyi bir fikirle gelmezlerse hepsini zindana tıkacağını söylemiş. Toplantıdan çıkan bilim adamları ve büyücüler tir tir titriyorlarmış ve yeniden işin başına koyulmuşlar. Birkaç günün sonunda ortaya nihayet bir fikir çıkmış ve o heyecanla hemen krala gitmişler. Çıkan fikri anlattıklarında kral bu fikirden çok memnun kalmış ve hemen hepsine işe koyulmalarını emretmiş. Ayrıca bu fikir için hepsine birer sandık demir para vermiş, iş bittikten sonra da birer sandık vereceğini söyleyerek büyücü ve bilim adamlarını ihya etmiş.

Aylar süren çalışmalardan sonra fikir artık uygulanabilir hale evrilmiş. Bilim adamları ve büyücüler bir insan üretmek için çalışmışlar. Sonunda saf duygular taşıyan, henüz kirlenmemiş, içinde kötülük beslemeyen ama derisinin altında milyonlarca çip taşıyan bir insan yaratmışlar. Yarı robot yarı insan gibiymiş. Gerçek manada içinde kötülük taşımayacak ancak bulunduğu her yeri ve o yerin özelliklerini, koordinatlarını, konuştuğu insanların bilgilerini o çipler vasıtasıyla Demir Krallığı’na iletecekmiş. Gerçek anlamda kötü biri olmadığı için de Altın Ülke’nin insanları tarafından reddedilemeyecek, Altın İnsanların duru görü yetenekleri de bu robot üzerinde işleyemeyecekmiş. Böylelikle Altın Ülke, içeriden fethedilecekmiş.
Sonunda ürettikleri robot insanı Altın Ülke’yi bulması için yollamışlar. Bir yandan büyücüler de çalışıyor, Altın Ülke’nin bu insanı bulup aralarına alması için büyüler yapıyorlarmış. Robot insan zaten robotik özellikleri de bünyesinde barındırdığı için açlığa, susuzluğa, yorgunluğa ve tehlikelere karşı dayanıklıymış. Aradan yaklaşık 1 ay geçtikten sonra robot adam Altın Ülke’ye ulaşmış. Altın Ülkeliler, onu saf ve temiz olduğu için hemen aralarına kabul etmişler. Gel zaman git zaman Altın Ülke’nin 873 yaşındaki en yaşlı bilgesinin içinde bir süredir anlamlandıramadığı bir huzursuzluk oluşmuş. Yaşlı bilge bu durumu çevresindekilere anlattığında, yaşının ilerlemiş olabileceğinden dolayı böyle olduğunu düşünerek yaşlı bilgeyi sürekli şifalı ağacın gölgesine götürüyorlarmış ama yaşlı bilgenin huzursuzluğu yine de geçmiyormuş.
Bu sırada Demir Krallığı, Altın Ülke ve insanları hakkında oldukça bilgiler toplamış ancak bir türlü koordinatları ele geçiremiyorlarmış. Bu durum Demir Kralı’nın canını çok sıkıyormuş. O ülkeyi görünür kılmanın yollarını aramaya başlamış.
Altın Ülke’de her şey eskisi gibi devam ederken yaşlı bilgenin huzursuzluğu hiç azalmamış, aksine yaşlı bilge ile birlikte yeni doğan bebeklerde de daha evvel görülmemiş huysuzluklar ortaya çıkmış. Şifalı ağacın altı eskisine oranla daha fazla dolmaya başlamış. Bu durumu çözebilmek için Altın Ülke’nin insanları gökyüzünü incelemeye başlamışlar. Gökyüzündeki bir değişikliğin ülkelerindeki bu huzursuzluğa sebep olabileceğini düşünmüşler ancak her şey yolunda görünüyormuş.

Aynı günlerde, Demir Kralı artık bu işin çok uzadığını düşünerek derhal büyücülere talimat vermiş. Büyücülerden, gönderdikleri robot insana uzaktan büyü yapmalarını istemiş. Bu büyü ile robot insan Altın Ülke’de içten içe fesatlığı yayarsa, oradaki herkes yavaş yavaş kirlenecek ve ülke görünür hale gelecekmiş. Büyücüler robotu büyülemek için çalışmalara başlamış.
Artık Altın Ülke’de yolunda gitmeyen şeyler olmaya başlamış. Ağaçlardaki meyveler haddinden fazla toplanıyor, insanlar depolama ve stoklama ihtiyacı duyuyorlarmış. Yiyecekleri iyi ve kötü şeklinde ayrıştırarak iyileri kendilerine saklıyor, kötüleri dağıtıyorlarmış. Hal böyle olunca önce husumetler, sonra kavgalar çıkmaya başlamış ve bir gün Altın Ülke insanlarından biri diğerine saldırarak onu yaralamış. Yarasını iyileştirmek için ırmağa koşan adam, ırmağın faydasını görememiş. Reçine ve şifalı ağacın yaprağı da artık işe yaramıyormuş. Yara gittikçe enfeksiyon kapmaya ve kötüleşmeye başlamış. Böyle bir şeyin olacağını uzun zamandır hisseden yaşlı bilge, sonunda gerçeklerle yüzleşince tüm vücudunu dayanılmaz bir ağrı kaplamış. Bu sırada yaralanan adam yarasını iyileştiremeyince iyice kinle dolmuş ve kendisini yaralayan adama karşı fenalık olması için ona büyü yapmış.

Ülkedeki ilk kara maji de ortaya çıkınca yaşlı bilge son nefeslerini alıyormuş. Ölmeden önce ağzından şu sözler dökülmüş:

İnsan artık kirlendi, bizler birer melek iken şimdi dönüştüğümüz canavara bakın. Dünyanın sonunu işte bu fenalıklar getirecek. Artık hepiniz demire dönüşeceksiniz, değersiz ve soğuk birer demire. Huzur yüzyıllar boyunca sürecek olan bu kötülükle birlikte yok oldu. Görün ey insanlar, her şey düşünceden ibaret. Güzel düşünmeyi bıraktığınız an kirlendiniz. Bu da sizin ebediyen çekecek olduğunuz cezanızdır. Altından vazgeçtiğiniz Demirin soğukluğunda cayır cayır yanacaksınız. Tanrı sizi terk etmedi ancak siz Tanrınızı terk ettiniz

Ve yaşlı bilge son nefesini almış, aldığı nefesi veremeden ölmüş. İçinde halen o nefesi tutan ölü bir bedenin varlığı hiç kimsenin dikkatini çekmemiş.

Bu sırada Altın Ülke’de fenalıklar iyiden iyiye ayyuka çıkmış. Artık güneş bile ülkenin üzerine sislerin ardından bakıyormuş. Irmaklar şifasını kaybettikten sonra kurumaya başlamış. Ağaçların üzerindeki eşsiz cıvıltılara sahip kuşlar patır patır yerlere dökülmeye başlamışlar, bazıları da başka diyarlara göç etmişler. Yabani ve vahşi hayvanlar ortaya çıkmaya başlamış. İnsanlar artık hem birbirleriyle hem de vahşi canavarlarla savaşıyorlarmış.

Tüm bunlar olurken, Demir Kralı ülkeyi rahatlıkla sinema izler gibi izleyebiliyormuş, hatta ülkenin koordinatları da artık belliymiş. İstese kısa bir sürede oraya varabilirmiş. Ancak Kral gördükleri karşısında dehşete kapılmış ve donmuş bir vaziyette olan biteni izliyormuş. Aklından “Ben burası için mi bu kadar uğraştım! Vahşi insanlar ve hayvanların bulunduğu bu orman nasıl oldu da gözüme başka türlü göründü?” diye içinden geçen milyonlarca soruya cevap bulmakta zorlanıyormuş. Bu düşünceler Kralı sonunda hasta etmiş ve yatağa düşürmüş. İçinde daha önce hiç bu kadar fena bir huzursuzluk hissetmemiş. Başındaki oğulları ve kızları Kral babaları için gözyaşları döküyor ama bir taraftan da fethetmek için onca uğraştığı o ülkeyi neden topraklarına katmadıklarını merak ederek babalarına kızıyorlarmış. Kral son nefeslerini alıp verirken ağzından şu sözler dökülmüş:

Ben ölüyorum. Kapkara bir duman bana doğru yaklaşıyor, siz de görüyor musunuz? Ah evlatlarım, o kadar pişmanım ki  ama artık zamanım yok. Son nefesimde öğrendiğim şeyleri umarım sizler yaşarken öğrenebilirsiniz… Bunun için size ben yardım edemem. Tüm kudret kendi içinizdedir. İçinize kulak verin ve onu anlamaya çalışın. Güç ve iktidar hırsı kulakları tıkayan bir uğultudan farksızdır. Düşünün, sadece en iyiye, en doğruya ulaşmak için düşünün… Unutmayın ki alınmış ama henüz verilmemiş bir nefes var, bu sizin umut ışığınız olsun ve nefesin verileceği o gün için çalışın. Biz Tanrımızı terk ettik, şimdi ona nasıl cevap vereceğim?” derken gözünden bir yaş süzülmüş ve son nefesini vermiş.

Bu masal da burada sona ermiş. Devamında olabilecekleri tamamen sizlerin hayal gücüne bırakıyorum. İçinizi dinleyin, uğultulardan arınıp sesi duymaya çalışın.


Özge Özkurt