KAYBOLAN DEĞER: SAMİMİYET
İnsani değerler vardır hani, doğru ve iyi bir kişi olarak
kalabilmemiz için her durum ve şartta korumamız gereken değerler. Son
zamanlarda hızla kayıp yaşadığımız bu değerler, çağın gerekliliklerine uyum
sağlamanın derdine kapılarak, güya modernleşmenin bir gerekliliğiymişçesine
ardından kitleleri bir kartopu hızıyla toplayıp, sonu görünmeyen karanlık ve
puslu bir yola doğru hızla ilerliyor. Ne acı ki bizi biz, insanı insan yapan bu
değerlere birey olarak sadakatsizlik gösterdiğimiz yetmiyormuş gibi bir de etrafımızdaki
her şeyi de tıpkı kendimiz gibi samimiyetsizleştirme çabasına girdik. Doğal
olan her şeyden adeta bir düşmanmış gibi uzaklaştık. Doğamızı inkar etmek
modernleşmenin ilk kuralıymış gibi...
Arkadaşlıklarımız, aşklarımız, çalışanlarımız, patronlarımız
samimiyetsizliklerle dolu. Hele ki şu sosyal medya çıktı çıkalı...
Halbuki samimiyet dediğin, şu fotoğraftaki "ğ" harfi kadar basitti.
Yüzüne karşı "Tatlım", "Hayatım" ve hatta "Aşkım" d(iy)emediğimiz kişilere yazarken bu
ifadelerin hepsini kullanıyoruz. Zaten bir insan arkadaşına neden
"Aşkım" desin ki?! Ama böyle şeyleri yazmak çok kolay değil mi?
Kimilerine göre söylemek de. Herkes herkese istediğini söyleyebilir tabi ki,
kime ne. Ama samimiyet nasıl belli oluyorsa, samimiyetsizlik de o kadar belli
oluyor.
Bir dost :)
Aşklarımız... Biri bitip biri başlayan aşklar... Halbuki ne zordu
aşk, öyle bilirdik eskiden. Kolay bulunmaz, buldun mu uğruna çok acılar
çekilir, her şey iyiyse bile illa ki zor bir yerleri vardır aşkın. Ya
zamansızdır, ya karşılıksız. Aşkın bile yapayı var artık haaaanıııım. Aylık,
haftalık ve hatta günlük…
Peki ya dostlar? Dost dediğinin sayısı az, ömrü uzun olur.
Dostlukta "Küsmek" vardır, "Darılmak" ve hatta "Çok
İçerlemek". Çünkü en çok dostun yaptığı acıtır, ama en çabuk da dost eli
yumuşatır insanı. Yeri gelir sevgiline geçmez nazın ama dostuna geçer. Bazen
bağırır, konuşurken canını yakar, en kırılgan yerine adeta iğne batırır. Ama o
dosttur. Bugün kızsan da bilirsin ki yarın gönlünü yine alacaktır. En azından
biz öyle bilirdik... Artık dost da nesli tükenmek üzere olan son canlılardan. Bugünün
dostlarının çoğu kalbinin bir yerini sahiplendikten sonra, orayı bir anda boş
bırakıyor. Ne acı... Sonra oraya koyacak kişiyi bulmak bir yana, öyle birini
aramıyorsun bile…
Şarkılar var bir de, her bir notasıyla ruhumuzu duygudan duyguya
sürükleyen. Şimdilerde çoğu "Club"da 80'ler, 90'lar geceleri oluyor
nostalji adına. 70'ler, 60'lar, 50'ler de var elbet, hatta daha eskileri ama
onlar "Club"ların "Cumartesi Gecesi" listelerine girecek
kadar popüler değil (!) Çok merak ediyorum, bundan 30 sene sonra 2010'lar, 2020'ler
de olacak mı diye. Dedim ya eskiden nota vardı, makam vardı, "şarkı"
yoktu "musiki" vardı, "eser" vardı. Şimdi "şarkı"
var, şarkıyı geçtim "parça" var. Endüstriyel sesler var,
"Dım-Tıs" var, "Cıp-Tıstrak" var. Sadece elektronik davul
var :) O da müzik ama duygu, his nerede?
Ah! Yemekler ve hatta yeme kültürü!
Fast-Food belasından kurtulmaya az kadı sanırım, çünkü gelişmiş
ülkelerin hemen hepsi artık organik besinler, evde yapılan yemekler ve değişik
tatlar peşindeler. Yabancı kanallarda, yayın akışındaki programların aşağı
yukarı %20-%30'unu (belki daha da fazladır) yemek programları oluşturuyor. 2
Açgözlü İtalyan, Rachel'ın mutfağı, Motorsikletli aşçılar vb. bir dolu program
var. 24 Kitchen diye bir kanal var, 24 saat boyunca hep yemek yapıyorlar,
zalimler! :) Hepsi dalından kopartılmış
malzemelerle yemek yapıyorlar. Ve evet! Onlar doğru yolu buldular. Peki bize
ne oldu? Biz zaten Anadolu yemek kültürünün kalbi olan medeniyetlerden biri
değil miydik? Yemekleri de git gide yakalandığımız "Samimiyetsizlik"
kültürüne uydurduk "Çok Şükür"!
Bizim televizyonlar, bizim televizyoncularımız..
Hemen hemen tüm kanallara peydah olan "Gezelim Görelim"
gibi "Adım Adım Anadolu" gibi.. Ne kadar "AÇ" adam varsa,
hepsini toplamışlar al bu programı sun demişler sanki. Sunucular ebediyen ve
ezelden bu yana hep aç. Samimiyetsiz yerel dilleri/ağızları taklit etmek mi
dersin, sofrada hazırlanmış tüm yemekleri kıtlıktan çıkmış gibi silip süpürmek
mi… Programın formatında Anadolu'yu tanıtmak olduğu halde, "Kadın
Anam"lara 1001 çeşit yemek hazırlatıp sadece o yemekleri anlatmak mı
dersin, ağzında yemek varken hala bağıra bağıra konuşmak mı... Bir de her
fırsatta türkü "çığırmak" mı dersin.. Ne ararsan var,
samimiyetsizliğin 1001 çeşidi.
Mesela "Reçetesiz Hayat" diye bir program var. Programının
sunucusu, programın formatı gereği çoğunlukla yaşlı insanlarla, dedelerle,
ninelerle program yapıyor. Programı bir izleseniz, sanırsınız karşısında yaşlı
başlı, saygı duyulacak biri yok da 5 yaşında çocuk var. Bir tekrar ettirmeler,
bir ders vermeler, bir tahammül sınırını zorlamalar... Programcı her hafta bu
programı sunmasına ve her katılımcı bu şansa sadece 1 kez sahip olmasına rağmen
nedense hep programcı konuşuyor. Bırak onlar anlatsın, sen de dinle biz de
dinleyelim. Bırak onlar anlatsın ki bilgiyi köklerimizden öğrenelim.
Kadim Türk insanı program yapılacağını duyunca, büyük bir özlem ve
misafirperverlikle neredeyse 3 nesil toplanarak konu-komşu, yapabildiği tüm
yemekleri yapıp, köy-kasaba-kent meydanında görücüye çıkar gibi programcıyı
bekler. Programcının alacağı birkaç küçük ders, soracağı ekstra birkaç soru
gerçekten izleyiciyi aydınlatmaya bir yerden başlayacaktır. O yemeği o köyde
ilk kim yaptı, bu yemek hangi zamanlar yapılır, ortaya nasıl çıktı, ilk kim
keşfetti, püf noktaları neler....
Bazı yemek ve içki isimlerini söyleyince insanın kanı kaynar. En
mutlu olduğu anlara bir anda ışınlanır. Zamanda yolculuk yok zannederiz ama bir
tat, bir koku, bir ses bizi zamanda yolculuk yaptırabilir. Bu bilgi, duygu ve
hisleri izleyiciye aktarabilmek aslında bu kadar kolay!
İşin özü; kimse yemeğin yapılışıyla, malzemeyle ilgilenmiyor,
gidiş yoluna bakmıyor. Hikâyeyle ilgilenmiyor. Hâlbuki hepimiz hikâyeyi çok
sevmez miydik? Önemli olan tek şey sonuç olmuş. Aslında "Gidiş yolu"
sonuçtan çok daha önemli. Yemeği yaptığımız malzemeler, yapılış şekli, yemeğin
bütününden daha önemli. Bestekârın eserine giden o duygu yüklü yolculuğu,
eserin son halinden daha önemli.
Bir domatesin nasıl yetiştiği, ne kadar zamanda bir sulanması
gerektiği, bir Köknar ağacının reçinesi ile bir Söğüt ağacının gölgesinin
fazileti, nesilden nesile aktarılması gereken bir "Gizli Sırlar
Öğretisi"dir.
Fark etmek lazım ki samimiyet geçmişle bağlantılıdır. Ne kadar çok
tanırsan o kadar samimi olabilirsin. Tanımaya çalışmak, anlamaya çalışmak da
bir samimiyet göstergesidir. Karşımızdakinin konuşmasını "anlamak için
dinlediğimiz" zaman samimi olacağız, "konuşma sırasının bize geçmesi için beklediğimiz" zaman değil.
Asıl gizem "Gidiş Yolu"nda.
Bu "Öğreti"nin önemini kavradığımız gün, işte biz o
zaman aydınlanırız.
30 yaşındaki bana da Ulu Bilge gibi yazdırdınız ya Helal Olsun! :)
Özge
