31 Ağustos 2014 Pazar

KAYBOLAN DEĞER: SAMİMİYET




İnsani değerler vardır hani, doğru ve iyi bir kişi olarak kalabilmemiz için her durum ve şartta korumamız gereken değerler. Son zamanlarda hızla kayıp yaşadığımız bu değerler, çağın gerekliliklerine uyum sağlamanın derdine kapılarak, güya modernleşmenin bir gerekliliğiymişçesine ardından kitleleri bir kartopu hızıyla toplayıp, sonu görünmeyen karanlık ve puslu bir yola doğru hızla ilerliyor. Ne acı ki bizi biz, insanı insan yapan bu değerlere birey olarak sadakatsizlik gösterdiğimiz yetmiyormuş gibi bir de etrafımızdaki her şeyi de tıpkı kendimiz gibi samimiyetsizleştirme çabasına girdik. Doğal olan her şeyden adeta bir düşmanmış gibi uzaklaştık. Doğamızı inkar etmek modernleşmenin ilk kuralıymış gibi...


Arkadaşlıklarımız, aşklarımız, çalışanlarımız, patronlarımız samimiyetsizliklerle dolu. Hele ki şu sosyal medya çıktı çıkalı... 

Halbuki samimiyet dediğin, şu fotoğraftaki "ğ" harfi kadar basitti.

Yüzüne karşı "Tatlım", "Hayatım" ve hatta "Aşkım" d(iy)emediğimiz kişilere yazarken bu ifadelerin hepsini kullanıyoruz. Zaten bir insan arkadaşına neden "Aşkım" desin ki?! Ama böyle şeyleri yazmak çok kolay değil mi? Kimilerine göre söylemek de. Herkes herkese istediğini söyleyebilir tabi ki, kime ne. Ama samimiyet nasıl belli oluyorsa, samimiyetsizlik de o kadar belli oluyor.
Bir dost :)

Aşklarımız... Biri bitip biri başlayan aşklar... Halbuki ne zordu aşk, öyle bilirdik eskiden. Kolay bulunmaz, buldun mu uğruna çok acılar çekilir, her şey iyiyse bile illa ki zor bir yerleri vardır aşkın. Ya zamansızdır, ya karşılıksız. Aşkın bile yapayı var artık haaaanıııım. Aylık, haftalık ve hatta günlük…

Peki ya dostlar? Dost dediğinin sayısı az, ömrü uzun olur. Dostlukta "Küsmek" vardır, "Darılmak" ve hatta "Çok İçerlemek". Çünkü en çok dostun yaptığı acıtır, ama en çabuk da dost eli yumuşatır insanı. Yeri gelir sevgiline geçmez nazın ama dostuna geçer. Bazen bağırır, konuşurken canını yakar, en kırılgan yerine adeta iğne batırır. Ama o dosttur. Bugün kızsan da bilirsin ki yarın gönlünü yine alacaktır. En azından biz öyle bilirdik... Artık dost da nesli tükenmek üzere olan son canlılardan. Bugünün dostlarının çoğu kalbinin bir yerini sahiplendikten sonra, orayı bir anda boş bırakıyor. Ne acı... Sonra oraya koyacak kişiyi bulmak bir yana, öyle birini aramıyorsun bile…

Şarkılar var bir de, her bir notasıyla ruhumuzu duygudan duyguya sürükleyen. Şimdilerde çoğu "Club"da 80'ler, 90'lar geceleri oluyor nostalji adına. 70'ler, 60'lar, 50'ler de var elbet, hatta daha eskileri ama onlar "Club"ların "Cumartesi Gecesi" listelerine girecek kadar popüler değil (!) Çok merak ediyorum, bundan 30 sene sonra 2010'lar, 2020'ler de olacak mı diye. Dedim ya eskiden nota vardı, makam vardı, "şarkı" yoktu "musiki" vardı, "eser" vardı. Şimdi "şarkı" var, şarkıyı geçtim "parça" var. Endüstriyel sesler var, "Dım-Tıs" var, "Cıp-Tıstrak" var. Sadece elektronik davul var :) O da müzik ama duygu, his nerede?

Ah! Yemekler ve hatta yeme kültürü!
Fast-Food belasından kurtulmaya az kadı sanırım, çünkü gelişmiş ülkelerin hemen hepsi artık organik besinler, evde yapılan yemekler ve değişik tatlar peşindeler. Yabancı kanallarda, yayın akışındaki programların aşağı yukarı %20-%30'unu (belki daha da fazladır) yemek programları oluşturuyor. 2 Açgözlü İtalyan, Rachel'ın mutfağı, Motorsikletli aşçılar vb. bir dolu program var. 24 Kitchen diye bir kanal var, 24 saat boyunca hep yemek yapıyorlar, zalimler! :)  Hepsi dalından kopartılmış malzemelerle yemek yapıyorlar. Ve evet! Onlar doğru yolu buldular. Peki bize ne oldu? Biz zaten Anadolu yemek kültürünün kalbi olan medeniyetlerden biri değil miydik? Yemekleri de git gide yakalandığımız "Samimiyetsizlik" kültürüne uydurduk "Çok Şükür"!

Bizim televizyonlar, bizim televizyoncularımız..
Hemen hemen tüm kanallara peydah olan "Gezelim Görelim" gibi "Adım Adım Anadolu" gibi.. Ne kadar "AÇ" adam varsa, hepsini toplamışlar al bu programı sun demişler sanki. Sunucular ebediyen ve ezelden bu yana hep aç. Samimiyetsiz yerel dilleri/ağızları taklit etmek mi dersin, sofrada hazırlanmış tüm yemekleri kıtlıktan çıkmış gibi silip süpürmek mi… Programın formatında Anadolu'yu tanıtmak olduğu halde, "Kadın Anam"lara 1001 çeşit yemek hazırlatıp sadece o yemekleri anlatmak mı dersin, ağzında yemek varken hala bağıra bağıra konuşmak mı... Bir de her fırsatta türkü "çığırmak" mı dersin.. Ne ararsan var, samimiyetsizliğin 1001 çeşidi.

Mesela "Reçetesiz Hayat" diye bir program var. Programının sunucusu, programın formatı gereği çoğunlukla yaşlı insanlarla, dedelerle, ninelerle program yapıyor. Programı bir izleseniz, sanırsınız karşısında yaşlı başlı, saygı duyulacak biri yok da 5 yaşında çocuk var. Bir tekrar ettirmeler, bir ders vermeler, bir tahammül sınırını zorlamalar... Programcı her hafta bu programı sunmasına ve her katılımcı bu şansa sadece 1 kez sahip olmasına rağmen nedense hep programcı konuşuyor. Bırak onlar anlatsın, sen de dinle biz de dinleyelim. Bırak onlar anlatsın ki bilgiyi köklerimizden öğrenelim.

Kadim Türk insanı program yapılacağını duyunca, büyük bir özlem ve misafirperverlikle neredeyse 3 nesil toplanarak konu-komşu, yapabildiği tüm yemekleri yapıp, köy-kasaba-kent meydanında görücüye çıkar gibi programcıyı bekler. Programcının alacağı birkaç küçük ders, soracağı ekstra birkaç soru gerçekten izleyiciyi aydınlatmaya bir yerden başlayacaktır. O yemeği o köyde ilk kim yaptı, bu yemek hangi zamanlar yapılır, ortaya nasıl çıktı, ilk kim keşfetti, püf noktaları neler.... 
Bazı yemek ve içki isimlerini söyleyince insanın kanı kaynar. En mutlu olduğu anlara bir anda ışınlanır. Zamanda yolculuk yok zannederiz ama bir tat, bir koku, bir ses bizi zamanda yolculuk yaptırabilir. Bu bilgi, duygu ve hisleri izleyiciye aktarabilmek aslında bu kadar kolay!

İşin özü; kimse yemeğin yapılışıyla, malzemeyle ilgilenmiyor, gidiş yoluna bakmıyor. Hikâyeyle ilgilenmiyor. Hâlbuki hepimiz hikâyeyi çok sevmez miydik? Önemli olan tek şey sonuç olmuş. Aslında "Gidiş yolu" sonuçtan çok daha önemli. Yemeği yaptığımız malzemeler, yapılış şekli, yemeğin bütününden daha önemli. Bestekârın eserine giden o duygu yüklü yolculuğu, eserin son halinden daha önemli.

Bir domatesin nasıl yetiştiği, ne kadar zamanda bir sulanması gerektiği, bir Köknar ağacının reçinesi ile bir Söğüt ağacının gölgesinin fazileti, nesilden nesile aktarılması gereken bir "Gizli Sırlar Öğretisi"dir. 

Fark etmek lazım ki samimiyet geçmişle bağlantılıdır. Ne kadar çok tanırsan o kadar samimi olabilirsin. Tanımaya çalışmak, anlamaya çalışmak da bir samimiyet göstergesidir. Karşımızdakinin konuşmasını "anlamak için dinlediğimiz" zaman samimi olacağız, "konuşma sırasının bize geçmesi için beklediğimiz" zaman değil. 

Asıl gizem "Gidiş Yolu"nda.

Bu "Öğreti"nin önemini kavradığımız gün, işte biz o zaman aydınlanırız. 

30 yaşındaki bana da Ulu Bilge gibi yazdırdınız ya Helal Olsun! :)



Özge


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder