6 Aralık 2014 Cumartesi

SON KULVARDAN GELEN OSMANLICA



Milli Eğitim Bakanlığının 19. Eğitim Şurasında, Osmanlı Türkçesinin zorunlu ders olarak bütün liselerin eğitim programlarında yer alması kararı çıktı bildiğimiz gibi. Hep diyorum ama yine diyeceğim; "Çünkü bütün kuşları yakalayıp öpmüştük de bir tek leylek kalmıştı..."

Osmanlı Türkçesi'nin zorunlu olarak verilmesine karşı bir tepki göstermeden önce şunları tanımlamak gerekir;

Soru 1- Osmanlı Türkçesi nedir?
Soru 2- Osmanlı Türkçesini bilmek ne kazandırır?
Soru 3- Osmanlı Türkçesi konuşanların dünyadaki yaygınlığı nedir?
Soru 4- Osmanlı Türkçesi ile kayıt altına alınmış tarihi belgelerin diğer dillere çevirisindeki hata payı nedir?

Bir dilin zorunlu hale gelip gelmemesini benim açımdan bu soruların cevabı belirleyebilir. Bunun dışındakileri de romantizm olarak nitelendirir kabul etmem.

Gelelim cevaplara;

Cevap 1- Osmanlı Türkçesi kayıtlarda "Arapça ve Farsçadan etkilenmiş Türk dili" olarak geçer. Yani ne Arapça, ne Farsça ne de Türkçe.
Cevap 2- Tarihi kayıtları okuyabilmeye ve anlayabilmeye katkı sağlar. Türkiye'deki eğitim sistemini düşünürsek; bir kere, hangi öğrenci lisede aldığı bir dil eğitimini, tarihi bilgileri okuyup anlayabilecek kadar öğrenebilir gibi dev bir sorunumuz var. Bununla birlikte, eğer üniversite eğitimini almayacaksa, yalnızca bilgi edinmek için, lise öğrencilerin yüzde kaçı acaba bu bilgileri edinmek için ilgili kaynaklara erişebilme isteği gösterecek? Sonuç olarak bunlardan başka bir şey kazandıracağını düşünmüyorum sıradan biri olarak. Çocukların bu dili konuşacak hali yok ya?!
Cevap 3- Bildiğim kadarıyla şu zamanda Osmanlı Türkçesini kullanan bir millet/ırk/ülke vs. yok. Dolayısıyla gençler bu dili öğrendikten sonra konuşacak kişi bulmaları biraz zor. Ha ilk mezunlar toplaşıp kendi aralarında konuşamaz mı, konuşur o ayrı!
Cevap 4- Osmanlı Türkçesinden diğer dillere yapılan çevirilerdeki hata payı veya sorunlar ile ilgili bir istatistik yok, ya da ben bulamadım. Dolayısıyla bu sorunun cevabını veremeyeceğim. Ancak bugüne kadar yazılmış tarih kitaplarının sayısını düşünürsek, mutlaka en az biri doğrudur diyebilirim. Yani tarihteki kayıtların doğruluğunu/yanlışını ispatla mükellef değilseniz böyle bir derdiniz de olmaz. Sonuçta bize Osmanlıca Türkçesini zorunlu olarak dayatan MEB bugüne kadar yanlış tarih dersi veriyor olamaz öyle değil mi? Bu soruyu da çıkarabiliriz öyleyse..

Eee geriye ne kalıyor? Göreceli de olsa bence bir "HİÇ". Şimdi gelelim Osmanlı Türkçesinin zorunlu olarak verilmesine karşı çıkma nedenlerime;

1- Durum "Osmanlıca Türkçesi dersi olmamalı" değil, seçmeli olarak verilebilir. Ama size demezler mi be kardeşim, sen önce evrensel dil haline gelmiş olan İngilizce'yi okullarda hakkıyla öğret diye? Bu devirde, kendi memleketindeki şirketlerin hiçbiri İngilizce bilmeyen birine iş vermiyor. Okumuş etmiş adamlar dil bilmiyor diye aç sefil perişan oluyorlar. Lise mezunu kaç kişi akıcı bir şekilde İngilizce konuşabiliyor? Sayamadım çünkü yok.

2- Başka bir bakış; Evrilmiş bir Türkçe var şuan memlekette. O da "Plaza Türkçesi" denen illet şey. Resmen içten içe sinsice bir millet doğuyor bu dille. İnsanlar kariyer hedefleri uğruna normal, bildiğimiz Türkçeyi kullanamaz hale gelmiş ve bunun bir üstünlük olduğunu düşünüyorlar. Artık neredeyse şirketlerde doğru Türkçe konuşanlara "Alt Segment"gözüyle bakacaklar, neredeyse onların ilerde yüksek pozisyonlara gelme ihtimalleri ortadan kalkacak. Sen şimdi kalkmış Osmanlı Türkçesini zorunlu hale getireceksin öyle mi? 

3- 1 lisan 1 insan, 2 lisan 2 insan diye bir atasözümüz var. Bu atasözünün inceliği başka bir dilin iletişim sağlayabilme aracı olmasından gelir. Dil zaten neden öğrenilir ki iletişim ihtiyacı yoksa? Ben Osmanlı Türkçesini kiminle iletişim kurmak için zorunlu olarak alayım? Hem de lisede... Kullanmayacağım bir dil ve buna zorunluluk = "Sorunluluk". Tabi ileride bu dili öğrenenler ve onların nesillerinden oluşan "Yeni Osmanlı Devleti" gibi romantik hayaller yoksa. Eğer böyle bir hayal varsa gülerek saygı duyarım o hayal gücünün genişliğine.

4- Zorunlu Arapça desen yine anlarım. Hani memleketin %90'ı Müslüman, nasıl zorunlu Din dersleri varsa Arapça da verilsin de, belki aklı selim biri Kuran'ı okuyup doğru (batıni) şekliyle anlamaya çalışır, hayırlara vesile olur falan... Ama o zaten hiç işlerine gelmez :) 


Daha buraya bir sürü madde sıralarım da, gerek yok. Yazdıklarım geçerli değilse zaten yazacaklarım da değildir. Dediğim gibi bu dile radikal bir şekilde karşı değilim ama zorunluluk meselesine karşıyım. Çünkü maksimum fayda açısından anlamlı bir katkısı olmayacak. Sorunları yan yana koysak en son sırada yer alacak olan bu konu ne oldu da son kulvardan koptu geldi? Eğitim sisteminde bunca kaos varken, her şey birbirine girmişken tek eksiğimiz Osmanlı Türkçesi mi şimdi? Dönüp dolaşıp yine leylek konusuna geleceğim ama sen önce bir aynaya bak bakalım. Belki kravatın bozuktur veya fermuarın açık kalmıştır ne bileyim...


Özge Tarakçı Özkurt



19 Kasım 2014 Çarşamba

DÜŞÜNCELERİMİZDEN DE SORUMLUYUZ




Çok klasik bir giriş yapıyorum: İnsanlar hayatı kolaylaştıracak icatları yaptıkça içlerindeki insanlığı kullanamayacak kadar derinlere gömdüler.

İnsan on binlerce yıl önceden bu güne değin öyle bir değişim gösterdi ki, Darwin'in bile gözleri yaşarırdı herhalde. Eski çağlarda (Tufan öncesi zamanlarda) yeryüzündeki tüm canlıların barış ve huzur içinde yaşadığı söylenir. Üstelik teknolojileri ve kudretleri bugünkü çağ insanını ve teknolojilerini bilmem kaçla çarpıp bölecek düzeylerdeydi. Onca gelişmişliğe rağmen, "Kötülük" diye bir kavram olmadığı gibi, Yaradanın ruhundan üflenen bir nefesle hayata geldiklerini de unutmamışlardı. Sonra sadece 1 kişi kötülük yaptı ve bu kötülük salgın bir hastalık gibi yayılmaya başladı. Artık yavaş yavaş kendi çıkarları uğruna diğerlerine zulmeden insanlar olmaya başlamıştı. İlimlerini iyilik yerine kötülük için kullanan insanlar, kara majiler, savaşlar... Tufan da bundan sonra koptu.

Her neyse, biz yine bizim çağlarımıza dönelim.

Hiçbirimiz başından beri masum ve iyi insanlar olmadık. Hepimiz kötülükler yaptık, büyük suçlar işledik.

Adam öldürmedik(!) belki ama kendi çıkarlarımız doğrultusunda birinin kalbini kırmayı, onurunu/gururunu zedeleyerek onu ölmekten beter ettik.

Hırsızlık yapmadık(!) ama her gün birilerinin sırtına basarak bir yerlere gelebilmenin hesaplarını yaptık. Ya da hırsızlığı bazı kanunlarla destekleyerek meşru kılanlara ses çıkarmadık, bal tutan parmağını yalarken alttan eğilip ağzımızı açtık, belki bize de damlar diye.

Kimseye tecavüz etmedik (!) değil mi? Ama aslında bir başkasının hak etmiş olduğu bir mevkiye gelene kadar az mı takla attık? Her gün kuyu kazdık, ta ki mutlu sona(!) varana kadar. Sonra bir sigara yaktık üstüne.

Şimdi sorsam Kundakçılık da yapan yoktur aramızda kesin. Ama zor durumda kaldığımızda kaç tane yakın sayılabilecek arkadaşımızın başını yaktık acaba? Hem de o böyle bir şeyi bizden hiç ummadığı bir zamanda... Yine olsa yine yaparız belki, çünkü aslında onun suçuydu (!)

Bütün bunları ruhsal/duygusal/manevi -artık ne derseniz- olarak binlerce kez yaptık ama hiç ceza almadık. Maddesel/fiziki olarak yapsaydık eğer müebbet hapis bile yetmez muhtemelen idam edilirdik. Bütün kanunları çöpe atın gitsin! Modern dünyanın insanları aptallaştıran yasaları, kanunları, toplumsal kuralları. Hepsinin canı cehenneme! Zaten hepimiz birer azılı suçluyuz, kanunlar yaftalasa da yaftalamasa da...

Bakalım hangi cesaretli insanlar durup bugüne kadar işlediği suç ve günahlarıyla yüzleşebilecek. Ama hile yok! En küçüğünden en büyüğüne kadar hepsini düşünün! Suçun küçüğü büyüğü olmaz.

Aynı delilik gibidir kötülük, insan asla kabul etmez kötü olduğunu. Kendini hep iyi biri olarak düşünür. İlk yaptığı kötülükte vicdanı sızlasa da bu sızlamanın en tesirli ilacı olan "Aslında ben iyi biriyim, bunu herkesin iyiliği için yaptım" sözüyle kendini telkin eder. Bu telkin zamanla o kadar etkili olur ki, artık vicdanın sesi duyulmaz, o karın ağrıları hissedilmez olur. Ta ki canavara dönüşene kadar... Artık güzel olan hiçbir şey etkilemez onu. Ne güzel bir manzara, ne muhteşem bir gün batımı, ne bir gece kuşunun sesi, ne de içtiği 1 bardak çayın keyfi.
Ne acıdır böyle bir geçmişle ölüp gitmek. Bomboş bir ömür...

Canavara dönüşmeden, iç sesini duyabilmek ise bu çağda en büyük erdem olsa gerek. Daha iyisi mümkün gibi görünmüyor zira. Gerçek sır; bir iç huzursuzluğu yaşadığımız anda ona odaklanarak o sesi dinlemekte gizlidir. O sesin ne anlatmaya çalıştığını anladığımız anda değişecek dünya. Kimse bize doğruyu veya yanlışı, gerçeği veya hayali, suçu veya cezayı anlatacak değil. Çünkü her kapıyı açan o gizli anahtar parmak izi gibi kişiye özel ve o kişide saklıdır.

Hepimiz Yaradanın yeryüzündeki tezahürüyüz. Ya layıkıyla Onu temsil etmeyi seçeriz ya da birer şeytan soytarısı halinde "Suç işleyerek" bu berbat yaşantımıza devam ederiz.

Ve seçim tabi ki bizim!



Özge Özkurt







11 Ekim 2014 Cumartesi

BU DEFA FARKLI BİR YAŞ HESABI YAPTIM




Bugün 31. yaş günüm. Yani ben doğduğumdan bu yana dünya güneşin çevresinde 30 tur atmış oldu. Hal böyle olunca ben de 30 yaşını bitirmiş oluyorum. Dünyanın genel geçer kuralına göre yani...

Evrende hangi galakside var olacağıma ben karar vermemiştim. Samanyolu galaksisi içinde, Güneş sistemi içindeki Dünya'da doğdum. Öncekiler gibi, dünya üzerinde hangi kıtada olacağıma da ben karar vermemiştim. Asya ile Avrupa'nın ortasında Avrasya denen bir bölgede, Türkiye diye isimlendirilen bir ülkede ve bu ülkenin Rize isimli ilinde gözlerimi açmadan ciğerlerim yeryüzünün havasıyla yanmıştı bile. Artık bedene sarılmış bir ruhum vardı benim de. Ben olmuştum. Ama ben Dünyalı olduğum kadar, Güneş Sisteminin de bir parçasıydım.

Güneş'in zaman boyutuna gelince; Güneş'in 1 yılı Samanyolu Galaktik merkezinin çevresinde dönüşü ise, o zaman Güneş'in 1 yılı bize göre (yani dünyalılara göre) 250 milyon yıl oluyor. Güneş'in bizim algılamamıza göre 250 milyon yıl süren 1 yıllık zaman ölçüsüne göre benim 30 yıllık ömrümün değeri sadece 3,8 saniye. 30 yaşındayım diyorum ama dünya yerine evrenin kurallarını benimsersem sadece 3,8 saniyeliğim.

İnsan hem biyolojik hem de fizyolojik yapısı gereği, her şeyi kısıtlı olan pencereden görüyor. Zaman kavramımız da buna dahil. Gözümüzün görebildiği, kulağımızın duyabildiği, elimizin dokunabildiği, burnumuzun koklayabildiği ve dilimizin tadını alabildikleri dışındakileri algılamamız mümkün olmuyor. Olması için de kapsamlı çalışmalar gerekiyor. Dolayısıyla hep doğrusal olarak düşündüğümüz "Zaman" kavramının aslında bambaşka bir boyutu olduğunu anlamayı bırakın, tahayyül bile edemiyoruz. 5 duyu organı et beynimize ne gönderiyorsa onu algılayabiliyoruz. Mecburen :)

Aslında doğduğumuz anda, yani ruh ve bedenimiz bütünleştiği anda, derin bir uykuya dalıyoruz bence. Yaşadığımız bu dünyada derin uykudaki rüyanın içindeyiz. Geceleri gördüğüm rüyaları düşünüyorum, o anda ne kadar gerçekler, üzüntüden ağladığım rüyalarım da oldu mutluluktan uçtuğum rüyalarım da oldu, çok korktuğum anlar da oldu, "Annelik" gibi henüz hiç bilmediğim duyguları yaşadığım da. Hepsi çok gerçekti o anda. Ama uyandıktan 1-2 saat sonra hepsinin etkisi neredeyse tamamen geçmişti. Unutmuştum ve bitmişti. Bu dünyadaki yaşamımızı da tıpkı buna benzetiyorum nedense.
Ne zaman mı uyanacağız? Muhtemelen öldüğümüzde. Belki de o zaman 70 yıllık hayatımız bize 8,6 saniye kadar kısa gelecek ve yaşadığımız her şey çok anlamsız olacak. Tıpkı rüyalarımız gibi.

İlk kez böyle bir kutlama yapıyorum ama çok eğlenceliymiş :) 3,8 saniyelik Güneş yılı doğumum kutlu olsun!

Annem ve Babam sizleri de ben seçmedim ama iyi ki sizin evladınız olmuşum, sizi çok ama çok seviyorum. Kardeşimi de ben seçmedim ama canımdan öteye koyuyorum. Benden 1,3 saniye daha fazla yaşayan ve benim seçtiğim sevgili kocam :) seni ben pek çok seviyorum. Tüm sevdiklerim, akrabalarım, dostlarım, arkadaşlarım sizler de iyi ki hayatımdasınız sizi de çok seviyorum :)


Özge


31 Ağustos 2014 Pazar

KAYBOLAN DEĞER: SAMİMİYET




İnsani değerler vardır hani, doğru ve iyi bir kişi olarak kalabilmemiz için her durum ve şartta korumamız gereken değerler. Son zamanlarda hızla kayıp yaşadığımız bu değerler, çağın gerekliliklerine uyum sağlamanın derdine kapılarak, güya modernleşmenin bir gerekliliğiymişçesine ardından kitleleri bir kartopu hızıyla toplayıp, sonu görünmeyen karanlık ve puslu bir yola doğru hızla ilerliyor. Ne acı ki bizi biz, insanı insan yapan bu değerlere birey olarak sadakatsizlik gösterdiğimiz yetmiyormuş gibi bir de etrafımızdaki her şeyi de tıpkı kendimiz gibi samimiyetsizleştirme çabasına girdik. Doğal olan her şeyden adeta bir düşmanmış gibi uzaklaştık. Doğamızı inkar etmek modernleşmenin ilk kuralıymış gibi...


Arkadaşlıklarımız, aşklarımız, çalışanlarımız, patronlarımız samimiyetsizliklerle dolu. Hele ki şu sosyal medya çıktı çıkalı... 

Halbuki samimiyet dediğin, şu fotoğraftaki "ğ" harfi kadar basitti.

Yüzüne karşı "Tatlım", "Hayatım" ve hatta "Aşkım" d(iy)emediğimiz kişilere yazarken bu ifadelerin hepsini kullanıyoruz. Zaten bir insan arkadaşına neden "Aşkım" desin ki?! Ama böyle şeyleri yazmak çok kolay değil mi? Kimilerine göre söylemek de. Herkes herkese istediğini söyleyebilir tabi ki, kime ne. Ama samimiyet nasıl belli oluyorsa, samimiyetsizlik de o kadar belli oluyor.
Bir dost :)

Aşklarımız... Biri bitip biri başlayan aşklar... Halbuki ne zordu aşk, öyle bilirdik eskiden. Kolay bulunmaz, buldun mu uğruna çok acılar çekilir, her şey iyiyse bile illa ki zor bir yerleri vardır aşkın. Ya zamansızdır, ya karşılıksız. Aşkın bile yapayı var artık haaaanıııım. Aylık, haftalık ve hatta günlük…

Peki ya dostlar? Dost dediğinin sayısı az, ömrü uzun olur. Dostlukta "Küsmek" vardır, "Darılmak" ve hatta "Çok İçerlemek". Çünkü en çok dostun yaptığı acıtır, ama en çabuk da dost eli yumuşatır insanı. Yeri gelir sevgiline geçmez nazın ama dostuna geçer. Bazen bağırır, konuşurken canını yakar, en kırılgan yerine adeta iğne batırır. Ama o dosttur. Bugün kızsan da bilirsin ki yarın gönlünü yine alacaktır. En azından biz öyle bilirdik... Artık dost da nesli tükenmek üzere olan son canlılardan. Bugünün dostlarının çoğu kalbinin bir yerini sahiplendikten sonra, orayı bir anda boş bırakıyor. Ne acı... Sonra oraya koyacak kişiyi bulmak bir yana, öyle birini aramıyorsun bile…

Şarkılar var bir de, her bir notasıyla ruhumuzu duygudan duyguya sürükleyen. Şimdilerde çoğu "Club"da 80'ler, 90'lar geceleri oluyor nostalji adına. 70'ler, 60'lar, 50'ler de var elbet, hatta daha eskileri ama onlar "Club"ların "Cumartesi Gecesi" listelerine girecek kadar popüler değil (!) Çok merak ediyorum, bundan 30 sene sonra 2010'lar, 2020'ler de olacak mı diye. Dedim ya eskiden nota vardı, makam vardı, "şarkı" yoktu "musiki" vardı, "eser" vardı. Şimdi "şarkı" var, şarkıyı geçtim "parça" var. Endüstriyel sesler var, "Dım-Tıs" var, "Cıp-Tıstrak" var. Sadece elektronik davul var :) O da müzik ama duygu, his nerede?

Ah! Yemekler ve hatta yeme kültürü!
Fast-Food belasından kurtulmaya az kadı sanırım, çünkü gelişmiş ülkelerin hemen hepsi artık organik besinler, evde yapılan yemekler ve değişik tatlar peşindeler. Yabancı kanallarda, yayın akışındaki programların aşağı yukarı %20-%30'unu (belki daha da fazladır) yemek programları oluşturuyor. 2 Açgözlü İtalyan, Rachel'ın mutfağı, Motorsikletli aşçılar vb. bir dolu program var. 24 Kitchen diye bir kanal var, 24 saat boyunca hep yemek yapıyorlar, zalimler! :)  Hepsi dalından kopartılmış malzemelerle yemek yapıyorlar. Ve evet! Onlar doğru yolu buldular. Peki bize ne oldu? Biz zaten Anadolu yemek kültürünün kalbi olan medeniyetlerden biri değil miydik? Yemekleri de git gide yakalandığımız "Samimiyetsizlik" kültürüne uydurduk "Çok Şükür"!

Bizim televizyonlar, bizim televizyoncularımız..
Hemen hemen tüm kanallara peydah olan "Gezelim Görelim" gibi "Adım Adım Anadolu" gibi.. Ne kadar "AÇ" adam varsa, hepsini toplamışlar al bu programı sun demişler sanki. Sunucular ebediyen ve ezelden bu yana hep aç. Samimiyetsiz yerel dilleri/ağızları taklit etmek mi dersin, sofrada hazırlanmış tüm yemekleri kıtlıktan çıkmış gibi silip süpürmek mi… Programın formatında Anadolu'yu tanıtmak olduğu halde, "Kadın Anam"lara 1001 çeşit yemek hazırlatıp sadece o yemekleri anlatmak mı dersin, ağzında yemek varken hala bağıra bağıra konuşmak mı... Bir de her fırsatta türkü "çığırmak" mı dersin.. Ne ararsan var, samimiyetsizliğin 1001 çeşidi.

Mesela "Reçetesiz Hayat" diye bir program var. Programının sunucusu, programın formatı gereği çoğunlukla yaşlı insanlarla, dedelerle, ninelerle program yapıyor. Programı bir izleseniz, sanırsınız karşısında yaşlı başlı, saygı duyulacak biri yok da 5 yaşında çocuk var. Bir tekrar ettirmeler, bir ders vermeler, bir tahammül sınırını zorlamalar... Programcı her hafta bu programı sunmasına ve her katılımcı bu şansa sadece 1 kez sahip olmasına rağmen nedense hep programcı konuşuyor. Bırak onlar anlatsın, sen de dinle biz de dinleyelim. Bırak onlar anlatsın ki bilgiyi köklerimizden öğrenelim.

Kadim Türk insanı program yapılacağını duyunca, büyük bir özlem ve misafirperverlikle neredeyse 3 nesil toplanarak konu-komşu, yapabildiği tüm yemekleri yapıp, köy-kasaba-kent meydanında görücüye çıkar gibi programcıyı bekler. Programcının alacağı birkaç küçük ders, soracağı ekstra birkaç soru gerçekten izleyiciyi aydınlatmaya bir yerden başlayacaktır. O yemeği o köyde ilk kim yaptı, bu yemek hangi zamanlar yapılır, ortaya nasıl çıktı, ilk kim keşfetti, püf noktaları neler.... 
Bazı yemek ve içki isimlerini söyleyince insanın kanı kaynar. En mutlu olduğu anlara bir anda ışınlanır. Zamanda yolculuk yok zannederiz ama bir tat, bir koku, bir ses bizi zamanda yolculuk yaptırabilir. Bu bilgi, duygu ve hisleri izleyiciye aktarabilmek aslında bu kadar kolay!

İşin özü; kimse yemeğin yapılışıyla, malzemeyle ilgilenmiyor, gidiş yoluna bakmıyor. Hikâyeyle ilgilenmiyor. Hâlbuki hepimiz hikâyeyi çok sevmez miydik? Önemli olan tek şey sonuç olmuş. Aslında "Gidiş yolu" sonuçtan çok daha önemli. Yemeği yaptığımız malzemeler, yapılış şekli, yemeğin bütününden daha önemli. Bestekârın eserine giden o duygu yüklü yolculuğu, eserin son halinden daha önemli.

Bir domatesin nasıl yetiştiği, ne kadar zamanda bir sulanması gerektiği, bir Köknar ağacının reçinesi ile bir Söğüt ağacının gölgesinin fazileti, nesilden nesile aktarılması gereken bir "Gizli Sırlar Öğretisi"dir. 

Fark etmek lazım ki samimiyet geçmişle bağlantılıdır. Ne kadar çok tanırsan o kadar samimi olabilirsin. Tanımaya çalışmak, anlamaya çalışmak da bir samimiyet göstergesidir. Karşımızdakinin konuşmasını "anlamak için dinlediğimiz" zaman samimi olacağız, "konuşma sırasının bize geçmesi için beklediğimiz" zaman değil. 

Asıl gizem "Gidiş Yolu"nda.

Bu "Öğreti"nin önemini kavradığımız gün, işte biz o zaman aydınlanırız. 

30 yaşındaki bana da Ulu Bilge gibi yazdırdınız ya Helal Olsun! :)



Özge


3 Ağustos 2014 Pazar

SİZ HİÇ MODERNLEŞTİNİZ Mİ?



Bu yazıyı İstanbul dışında yaşayanlar, hatta "Memleket" olarak nitelendirilebilecek köy, kırsal, kasaba gibi yerlerde yaşayan ve doğaya kıymet veren insanlar için yazdım. Her ne kadar hitap ettiği kişilere ulaşamayacak olsa da...

Siz hiç evinizi mantoladınız mı? Zaten beton olan içinde yaşadığınız sağlıksız yapıları bir kat daha sağlıksız hale getirdiniz mi? Sizin eviniz hiç nefessiz kaldı mı?

Siz hiç kaynar sıcağın ortasında bir ağaç gölgesinden mahrum kaldınız mı? Vücudunuzdaki herhangi bir yerin ağrısını dindirmek için uzandığınız o söğüt ağacının gölgesini define arar gibi aradınız mı? Velev ki aradınız, bulduğunuzda gölgesinde bile oturulamayacak bir çevre düzenlemesine maruz kaldınız mı?

Siz hiç köy yerinden köy merkezine inerken yolda amaçsız bir şekilde saatlerce beklediniz mi? Trafik denen lanetin ne demek olduğunu bilir misiniz? Yol çalışması, kaza gibi trafiği etkileyecek bir durum olmaksızın 150 km yolu hiç 8 saatte aldınız mı?

Sizin hiç yaz günü yeni yıkadığınız çamaşırları asıp kurumaya bıraktığınızda, yüksek nem oranı ve havasızlık yüzünden çamaşırlarınız çürümüş gibi koktu mu? Sonrasında tekrar yıkayıp tekrar aynı şeyi yaşadınız mı?

Sizin hiç yeni pişirdiğiniz yemeği buzdolabına koymadan önce soğumaya bıraktığınızda yemeğiniz tencerenin içinde bozuldu mu?

Siz hiç suya para verdiniz mi? Musluklardan akan suyu sağlıksız diye içmeyip, güneşin altında bekletilen plastik şişelerdeki suları içtiniz mi?

Siz hiç kendinizi sivrisineklerden uzak tutmak için evinizin içini kimyasal ilaçlarla doldurup, birkaç haşere uğruna kendinizi ve ailenizi yavaş yavaş zehirlediniz mi?

Siz hiç tamamı beton olan gıpgri bir kentte 5m2'lik bir yeşillik alanlardan oluşan saçma sapan parklar gördünüz mü? Velev ki gördünüz, peki nasıl buldunuz? Beğendiniz mi? Yoksa şaşırdınız mı?

Peki siz hiç o 5m2'lik yeşillik alanlara doluşan onlarca insan gördünüz mü? Kendini nefes almak için parklara atan insanların arkasında bıraktığı pisliği ve çöplüğü gördünüz mü?

Siz hiç başı boş bir sahil kenarında serinlemek ve yüzmek için gelen günübirlikçi insanların arkasından sahile indiniz mi? Peki serinlemek için gittiğiniz o sahilde pis bebek bezleri, boş güneş kremi kutuları, karpuz kabukları, çekirdek çöpleri gibi midenizi bulandıracak bu manzaralarla karşılaştınız mı?

Sizin ekmekleriniz hiç 2 günde küflendi mi?

Sizin hiç klimalarınız oldu mu evlerinizde?

Siz hiç toprağa "yanlışlıkla" bastınız mı? Basınca ondan korkup bir hışımla elinizi, ayağınızı ondan sanki bir pislikmişcesine çektiniz mi?

Siz hiç kelebeklerden bile korktunuz mu?

Siz hiç "Çılgın Proje" ismi altında yaşadığınız yerin içine ettiniz mi?

Peki siz hiç modernleşme uğruna bulunduğunuz yeri kabusa çevirdiniz mi? Siz hiç bir ormanı gözünüzü kırpmadan yok ettiniz mi? Hem de üzerine beton dökmek için?

Siz hiç altın bulmak uğruna dağları parça parça edip kırkyamaya çevirdiniz mi?

Siz hiç içine kendinize ait bir yapı inşa edebilmek için bir ormanı, bir koruyu, bir ağacı ateşe verdiniz mi, acımadan, gözünüzden bir damla yaş akmadan?

Siz hiç 50 yıl sonra olgunlaşan, 100 yıldan fazla ömrü olan zeytin ağaçlarını üzerine termik santral kurmak uğruna acımadan kestiniz mi?

Siz hiç yüksek ve haşmetli dağların aralarından akan gümüş renkli şifa veren nehirlerinizi üzerine HES kurmak için kuruttunuz mu? Büyük firmalara enerji sağlamak için doğal kaynaklarınızı yok ettiniz mi? Hem de karşılığında diğer köylülere "İş imkanı" verileceği yalanını söyleyerek?

Siz hiç kendi mahsul ve tohumlarınızın bu işi aslında hiç de bilmeyen komşunuzunkilerden daha kötü olduğuna inandınız mı? Sizde sürdürülebilir bir yiyecek kaynağı olan tohumun belki de en kalitelisi varken, onları yok ettiniz mi?

Sizin hiç gece gökyüzünde yıldızları göremediğiniz bir tek gün oldu mu?

Sizi hiç oksijen çarptı mı? Kirli havaya alışmış modern(!) bir bünyeye sahip oldunuz mu hiç?

Siz hiç tamamen doğal bir balı kaşık kaşık yerken başınız dönüp bayıldınız mı?

Siz yediğiniz doğal yiyeceklerden ne kadar fazla kaçırırsanız kaçırın hiç mi mideniz rahatsız olmadı?

Peki mideniz rahatsızlandığında hazır satılan soda da mı içmediniz be?

Bunların hiçbiri olmadı mı?

Kusura bakmayın siz de hiç modernleşememişsiniz be kardeşim...


Görüşürüz,
Özge

18 Temmuz 2014 Cuma



KURTULMASI KOLAY AMANSIZ HASTALIK




Tüm televizyon kanallarında, özellikle de şu "daha ciddi olan" programlarda sürekli olarak birileri çıkıp bir şeyler anlatıyor. Herkes ne çok şey biliyor, ne çok şey konuşuyor. Sazı ellerine almak için birbirleriyle yarışmıyorlar, adeta savaşıyorlar. Doğru düzgün kimsenin bir hitabet gücü veya yeteneği de yok, kendilerini dinletmek bir yana izlerken sinirden kaskatı kesiliyor insan. 

Bu son yıllarda türeyen "Her şeyin uzmanı" tipler, güya bildiklerini sandıkları konularda kelimenin tam anlamıyla ahkam kesiyorlar. Bir konu hakkındaki fikirlerini yüksek sesle, bağırarak, direterek ve hatta dikte ederek karşısındakilere ve izleyenlere hiçbir sorgulama yapılmasını istemeden kabul ettirmek istiyorlar. Herkesin bildiği yanlış veya eksik, ama onların bildikleri veya söyledikleri kesinlikle doğruymuş gibi... Hatta bazen 2 kişi karşılıklı tartışırken, aslında aynı şeyleri söylemelerine rağmen, saatlerce konuşabiliyorlar. Ah bir anlasalar aslında ne kadar komik göründüklerini ve aynı şeylerden bahsettiklerini.. İşte bunlar hep cevap vermek için dinledikleri için. 

İşte bu yeni çağın hastalığı; Anlamak için dinlemek yerine cevap vermek için dinlemek. 
Bunu ben de dahil, hepimiz yapıyoruz aslında, karşımızdaki bir şeyler anlatırken, onu dinlemek yerine, o kişi lafını bitirdiğinde kafamızda vereceğimiz cevabı düşünüp tasarlıyoruz. Böyle böyle karşımızdakini dinlememeye, sonunda sadece kendimizi dinlemeye başlıyoruz. Konuşurken kendimizi anlatıyoruz, düşünürken kendimizi düşünüyoruz. Varsa yoksa kendimiz! Sonra da bu kadar medeniyet seviyesine ulaşmış insanlar olarak "Nasıl bu kadar bencil olabiliyoruz?" diye soruyoruz. Acı olan da şu ki bu "Nasıl bu kadar bencil olabiliyoruz?" sorusunu kendimize değil de bizim dışımızdaki diğer insanları refere ederek soruyoruz. Yani bencilliğimizi sorgularken bile dürüst olamayıp aslında diğer insanlara "Siz çok bencilsiniz ama ben değilim" mesajını derinden ve doğrudan vermeye çalışıyoruz. İyi meziyetleri kendimize ama kötü davranış ve yaftaları hep karşımızdakilere yapıştırıyoruz. 

İçimizden kaç kişi gerçekten kendiyle yüzleşme cesaretini gösterebilir? Lafta değil, gerçekten bu cesareti gösterebilecek kişi sayısı bence çok azdır. Çünkü insan eğer birazcık vicdan ve merhametini kaybetmemişse, kendisiyle yüzleşirken yaralanır, azap çeker, kendisinden utanır. Birine karşı yaptığınız yanlış, hatalı veya olmaması gereken bir davranış veya sözünüzü sonradan düşündüğünüzde için için utanırsınız ve "Ya ne gerek vardı" cümleleriyle içiniz sıkışır. Hatta kimileri kendi kendine aklına gelen bir hatalı davranışı için farkında olmadan, hatta elinde olmayarak "Ayyyy, offf" gibi sesli serzenişte bulunur. Bu uygulama yani kendinle yüzleşme, aslında çok zordur. Biraz sıkar yani. Hem mecazi anlamda sıkar hem de gerçek anlamda sıkar.

Hayat da zaten bundan ibaret; zor olan güzeldir, her zorluğun ardında kolaylık ve ferahlık vardır, zor bir işi başarırsan iyi mevkilere gelebilirsin vs vs. 

Bir televizyon programı izlerken işte düşüne düşüne geldiğim nokta bu oldu. Aslında hiçbirimiz hiçbir şey bilmiyoruz. Sadece herkesin kendine göre doğruları ve yanlışları var. Bir de genel geçer kurallar ve kanunlar var. Ama bir zamanlar sahip olduğumuz onca kültür, bilgi, sevgi-saygı kural ve çerçeveleri, etik kurallar, ayıplar, gelenekler, görenekler zamanla değişip bu hale geldiği için tüm kuralların oturduğu koltuklar da değişti. Öyle bir dejenere olmuşuz ki sinsice, en yüz kızartıcı suç olan hırsızlık bile "Çalıyor ama çalışıyor" cümlesiyle kılıflandırılıyor artık. 

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın geçtiğimiz günlerde TÜİK'e yaptırdığı bir araştırmanın sonuçları açıklandı biliyorsunuz. Her ne kadar saptırılmış sonuçlar olduğuna inansam da ben bu anketin %100 tarafsız ve gerçek olduğunu varsayarak birkaç örnek vereceğim:

-Katılımcıların %20'si az yalan söylemenin günah olmadığını belirtmiş (Bu oran Marmara bölgesinde en yüksek seviyesine ulaşıyor)
-Katılımcıların %11,7'si kurşun döktürmenin doğru olduğuna inanıyor
-Türkiye genelinde Helal ve Haramlar günümüz şartlarını da dikkate alarak yeniden gözden geçirilmeli diyenlerin oranı %46

Şimdi bu oranlar gerçekle her ne kadar çelişkili de olsa doğru kabul edip sadece şunu söylüyorum: 
"Yalan" sadece dini açıdan değil, kültürel açıdan da doğru olmayan bir şey iken, halkın %20'si günah değil diyorsa,
Helal alnının teriyle, emeğinin karşılığı olarak, herhangi birinin hakkını yemeden senin hakkın olan bir kazanım, 
Haram ise birinin hakkını yiyerek, aslında sana ait olmayan bir kazanım anlamlarına geliyorken halkın %46'sı günümüz şartlarında bu terimler yeniden değerlendirilsin diyorsa biz çoktan bitmişiz demektir. 

İşte belki de bu yüzdendir yalan söylerken yüzümüzün kızarmamaya başlaması ve belli bir süre sonra o yalana kendimizin de inanıyor olmamız.
İşte belki bu yüzdendir, hayatımızın her alanında haksızlığa uğramamız, birilerine kötü davranabilmeyi, ayağını kaydırarak mevki/makam sahibi olabilmeyi bu denli içimize sindirebilmemiz. Çalıştığımız iş yerlerindeki insanlar, iş yaptığımız müşterilerimiz, alışveriş yaptığımız bakkal çakkal, mecburen göbek bağımızın bulunduğu elektrik/su/doğalgaz/telefon operatörü gibi kurumlar, onlarsız yapamayacağımız bankalar, kısacası bir şekilde temasta bulunduğumuz her yer ve herkesle zaman zaman ya biz onlara ya da onlar bize haksızlık ediyorlar. Ya biz hep şikayet halindeyiz, ya da onlar.

Bu kadar yazdım yazdım ama bitirişim böyle afilli olmayacak;

İşte bunlar hep yozlaşma. Başkalaşım geçiriyoruz toplumca.
Sinsice, yavaş yavaş, derinden damarlara enjekte edilmiş bir zehir gibi tüm benliğimizi avucuna almış ve bizi insan olmaktan çıkartmış bir hastalık bu.

Bu hastalığın kolay olmayan ama zor da olmayan bir ilacı var, herkes de bu ilaca aslında sahip. Sadece biraz aramamız gerekiyordur. Bana öyle geliyor ki "en son nerede bıraktıysak oradadır".

Görüşürüz
Özge

15 Temmuz 2014 Salı

BİLDİKLERİNİZİ UNUTUP HER ŞEYE YENİDEN BAŞLAYIN - 3




Bu yazı, "Bildiklerinizi unutup her şeye yeniden başlayın" yazı dizisinin 3. ve son bölümü niteliğindedir. Akıllarda oluşabilecek "Neden son bölüm" sorularına da kısaca şöyle cevap vermiş olayım; Bu konu -özellikle de son yıllarda- çok hassas ve kötü niyetli kişilerce başka taraflara çekilebilecek bir konudur. Ben sadece Kutsal Kitabın nasıl okunması ve nasıl okunmaMAsı gerektiği hakkında öğrendiğim birkaç şeyi paylaşmak istedim. Kitaptaki sembolik anlatımları Ezoterik birkaç anlatımla birleştirerek yeni bir sayfa açtım ve bunun minik bir kısmını paylaşmak istedim. Dolayısıyla, bu konu hakkındaki her bir detayı, Kuran'daki her bir sureyi tek tek buraya dökmeyeceğim. 

Aslında yeni bir bakış açısı ortaya koyarak, dileyenlerin bu bakış açısını geliştirebileceklerini paylaşmak istedim. Bu sebeple, çoğu kafalarda soru işaretleri bırakacak olan bu son paylaşımı yapıp bu yazı dizisine burada son vereceğim. Dileyen bu soru işaretlerini gidermek için çalışabilir, okuyabilir. Sonuçta soru işaretleri hiçbir zaman bitmeyecek, sadece bildiklerimize yenisini ekleyebiliriz.

Bugünkü yazıda bahsetmek istediğim konu; Göklerin ve Yerin 6 günde yaratılışı

"Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde (6 evrede) yaratan, sonra da Arş'a kurulup işleri yerli yerince düzene koyan Allah'tır. O'nun izni olmaksızın, hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte o Rabbiniz Allah'tır. O halde O'na kulluk edin. Hala düşünmüyor musunuz?" (YUNUS Suresi 10/3)

Göklerin ve Yerin 6 günde yaratılmış olduğunun söylenmesi bilim ve din çevrelerini geçmişten bugüne kadar hep karşı karşıya getirmiştir. Bunun en büyük nedeni bu iki tarafın da bu konudaki (ve hatta hemen hemen tüm ayetleri) ayetleri yüzeysel bir şekilde ele almasından dolayıdır. Bu anlatımlarım sembolik anlatımlar olduğunu hiçbir zaman hesaba katmadılar. Hatta bu biraz da işlerine gelmiş bile olabilir. Aslında Kuran-ı Kerim'i dışlamak isteyenlerin en çok da üzerinde durdukları ayetler hep bu ve buna benzer ayetler olmuştur. Çünkü bu ayetler çıplak anlamıyla ele alınırsa bunların bilimsel olarak bir karşılığı yoktur. Bu ve buna benzer tartışmaları ortadan kaldırabilmek için ayetleri dışsal (harici) anlamından ziyade içsel (batıni) anlamına geçebilmek gerekir.
Kuran-ı Kerim'de birden çok kez 7 kat gök tanımlaması yapılmış ve bu konu üzerinde durulmuştur. Buradaki ayette de benzer şekilde 6 günde yaratma ve sonrasında yani 7. günde Allah'ın Arş üzerine kurulup işleri yerli yerince bir düzene oturttuğundan söz ediliyor.

Bu sembolü anlayabilmek veya daha farklı bir bakış açısı edinebilmek için ilerleyen satırlarda, Mısır İnisiyasyonunda önemli bir yere sahip olan Atlantisli Bilge Thot'un Kitabından bir bölüm okuyacaksınız;

Thot'un Kitabındaki 7 günde yaratma sembolü

"Thot bir gün varoluşun kökenini derin derin düşündükten sonra uyuyakalmıştı... Bedenini ağır bir uyuşukluk içinde hissediyordu. Bedenindeki bu uyuşukluğa paralel olarak ruhu da uzaya doğru gitgide yükselmeye başlamıştı. Tam o sırada tarif edilebilecek bir şekle sahip olmayan ilahi bir varlığın kendisini ismiyle çağırdığını farketti. Korkuya kapılan Thot: "Sen kimsin?" diye sordu.
-Ben Osiris'im... En yüce Zeka'yım... Her sırrın örtüsünü kaldırabilirim... Sen ne istiyorsun?
-Ey İlahi Osiris! Varlıkların ve varoluşun kaynağını seyretmek ve Tanrı'yı tanımak istiyorum...

Osiris kesin bir dille cevap verdi:
-"Arzun yerine gelecek."

Bu kısa konuşmanın ardından benliğini kaplayan ağırlık yerini büyük bir hafifliğe bırakmıştı...
Thot, kendisini büyük bir huzur ve iç aydınlanma sağlayan bir ışığın içine gömülmüş olduğunu hissetmeye başlamıştı. Bu saydam ışın demetlerinin içinden, hayranlık uyandırıcı güzellikte şekiller geçmekteydi.
Ancak birden bire her şey değişivermiş ve üzerine aniden, içinde canavarımsı şekillerin bulunduğu korkunç karanlıklar çökmeye başlamıştı.
Koyu gri sisler içinde, iç karartıcı böğürmelerin duyulduğu rutubetli soğuk bir girdabın içine yuvarlanıvermişti. Girdabın içinden döne döne düşerken, ne dediği anlaşılmayan bir ses yükselmişti. Bu ses, ışığın sesiydi... Ne dediğini anlamasa da, bu sesi duyar duymaz rutubetli ve soğuk karanlık girdabın derinliklerinden insanı yakmayan büyük bir alev yükselmiş ve Thot'u üzerine alarak, onu bu karanlıklar girdabından yukarılara doğru hızla çıkartmaya başlamıştı. Bu alevle birlikte yükselen Thot, kendisini pırıldayan yıldızların süslediği, uzayın ferahlatıcı atmosferinin içinde bulmuştu. Alevin çevreye saçtığı pırıltılar çok tatlı bir sesle uzayın derinliklerinde kaybolup gitmişti...
Tüm uzayı ışığın sesi doldurmuştu... Aşağıda yeryüzü, yukarıda gökyüzü... İkisinin tam ortasında ise Osiris, boşlukta asılı duruyordu... Her şey bir anda olup bitmiş ve Thot şaşkınlık içinde Osiris'e bakıyordu. Osiris Thot'a: "Gördüklerinin anlamını kavradın mı?" diye sormuş, "Hayır" cevabını alınca da sözlerine şöyle devam etmişti:

-"Peki!... Öyleyse olan biteni az sonra öğreneceksin. İlk gördüğün ışık Tanrılar'ın dünyası, daha sonra içine daldığın karanlık ise, içinde insanların yaşam sürdüğü maddi alemdir.
Derinliklerden fışkıran ateşe gelince, o İlahi Kelam'dır. Tanrı Baba'dır, Kelam da Oğul. Her ikisinin oluşturduğu bütünlük ise Yaşam'dır."

Bu açıklamanın üzerine, Thot zihnine takılan kendisiyle ilgili bir soru sorar:
-."Bende nasıl bir içsel güç gelişim gösterdi ki, beden gözleriyle değil de, gönül gözleriyle görmeye başladım?"

-"Toprağın çocuğu! Kelam sendedir de ondan. Sende bulunup da hareket eden, gören ve işiten şey Kelam'ın ta kendisidir. Kutsal Ateş senin içinde gizlidir."

-"Bu herkes için geçerli midir? Yoksa sadece bana mı özgüdür?" diye soran Thot'a Osiris'in cevabı son derece kısa oldu.
-"Kutsal Ateş herkesin kalbinde gizlidir. Ancak onu sadece inisiyeler uyandırabilir."

Thot Osiris'e hitaben şöyle bir dilekte bulunur:

-"O halde bana bu İlahi oluşumun işleyişini ve insanların bu dünyaya geliş ve gidiş serüvenlerini gösterir misin?"

Bunun üzerine Osiris Thot'a gözlerini kapatıp arkasına yaslanmasını söylemişti.

Thot kendisini bir anda uzayın derinliklerinde buldu... Bir göktaşı gibi uzayda süzülüyordu... Sonra taş gibi ağırlaşmaya başladığını hissetti... Hızla karanlık bir tünelin içinden geçip dağlık bir arazide yere indi. Kendisini bir dağın zirvesinde bulmuştu... Vakit geceydi. Yerküre karanlık ve çıplaktı... Vücudunun tüm uzuvları gülle gibi ağırlaşmış, hareket etmekte bile güçlük çekiyordu... Derken gökyüzünden yeryüzünü kaplayan Osiris'in sesini işitti:

-Gözlerini yukarıya kaldır da bak!..

Birbiri üzerine binmiş eş merkezli ışıklar saçan yedi kubbe yeryüzünü Doğu'dan Batı'ya kadar kaplamıştı. En sonuncusunun üzerini ise Samanyolu sarmaktaydı.
Her biri şeffaf camdan yapılmış gibi duran ve içleri pırıl pırıl ışıklarla donatılmış yedi katlı gök tüm heybetiyle yukarıda duruyordu. Her kürede gezegene benzeyen farklı renkteki bir ışık dolanıp durmaktaydı. Bu ışık toplarına da yine farklı görünümdeki melekler eşlik etmekteydiler. Melekler ışık toplarının sürekli yanında bulunmakta, adeta onları görüp gözetmekteydiler.
Bu olup bitenleri hayranlıkla seyre dalan Thot, Osiris'in şu sözleriyle irkildi:

-Bak... Dinle... Ve anla...

Thot olup bitenlere pek bir alam veremiyordu. Bunu fark eden Osiris tekrar sözü ele aldı ve olup bitenleri açıklamaya başladı:

-Her türlü yaşama imkan veren şu yedi kubbeye bak. Bunlar hiyerarşik bir düzende sıralanmış olan göğün yedi katlarıdır. Ruhların aşağıya inip sonra tekrar yukarıya tırmanışları bu kubbelerde cereyan eder. Her birinin içindeki Yedi Melek, İlahi Kelam'ın yedi ışınıdır. Her biri ruhların varoluşunun bir yönüne kumanda etmektedir.

1.Kat (Ay Meleği)
Endişeli endişeli tebessüm ederken gördüğün başında gümüş olarak taç giymiş olan, doğum ve ölüm süreçlerini kontrol etmektedir.

2. Kat (Merkür Meleği)
Onun üstünde yer alanın görevi bilim yüklü sihirli asasıyla aşağılara inen ve yukarılara çıkan ruhlara yol göstermektedir.

3. Kat (Venüs Meleği) 
Onun hemen üstündeki meleğin elindeki aynaya bakanlar kendilerini tanımaktadırlar.

4. Kat (Güneş Meleği)
Onun da üstündeki elinde meşale tutan melek, ahengi, güzelliği ve saflığı kollar ve geliştirir.

5. Kat (Mars Meleği)
Daha da yukarılardaki elinde kılıç tutan melek evrensel adaleti yerine getirir. Varlıkların ne ekerse onu biçmesi, bu meleğin yönettiği yasalarla gerçekleşir.

6. Kat (Jüpiter Meleği)
Gök mavisi kürede tahtın içinde oturan melek ise, İlahi Zeka'nın sembolü olan Yüce Kudret Asası'nı taşımaktadır.

7. Kat (Satürn Meleği)
Göğün en üst noktasında ise, Bilgelik Küresi'ni taşıyanmelek bulunmaktadır.

Osiris'in az önce açıklamalarına karşılık olarak Thot şunları söyler:

-"Evet!... Görünen ve görünmeyenler alemleri içeren yedi bölgeyi görüyorum. Bu yedi bölgenin hepsine nüfuz eden ve hepsini yöneten Işık Kelam'ın yani biricik Tanrı'nın Yedi Işını'nı görebiliyorum. Ama ey benim yüce mürşidim, insanların bu alemdeki seyahatleri nasıl gerçekleşmektedir?"

Osiris tekrar açıklamalarına başlar:

-Samanyolu bölgesinden yedinci küreye düşen şu ışıklı tohumu görüyor musun? Bunlar Satürn bölgesine geldiklerinde kaygıdan ve tasadan uzak mutluluk içinde fakat mutluluklarının farkında olmadan yaşayan hafif buhar gibi şeylerdir. Ama Satürn bölgesinden daha aşağı bölgelere düşerken gitgide ağırlaşan bedenlere bürünürler. Her bedenlenişte içine girdikleri ortama uyum sağlarlar ve pırıltılarını gittikçe kaybederler. Bu, içine girdikleri ortamların bir zaruretidir. Kendi ışıklarını azaltmadan daha aşağı ortamlara uyum sağlayamazlar. Yaşamsal enerjileri artmaktadır ama kaba bedenlere girdikçe o semavi kökenlerinin anısını gitgide unutmaktadırlar. İşte ruhların aşağılara inişleri böyle gerçekleşmektedir.
Dünyaya geldiklerinde maddeye daha da bağlanmaya, bir beden içinde yaşam özlemiyle daha da sarhoş olan ruhlar, kendilerini maddi zevkler peşinde koşarken bulurlar ve eski anılarını tamamen unuturlar. Onlar için şehvet ve maddi zevkler yaşamlarının ana gayesi haline gelir. Beden içinde yaşarken İlahi Yaşamı boş bir düş gibi hayal etmekten başka bir şey yapamayan insanların dünyası işte böyle bir dünyadır... Ancak inisiyeler bilir ki, ruh göğün evladıdır. Aranızda böyle inisiyeler vardır ve sen de onlardan biri olacaksın."


Yukarıda anlatılanların, Thot'un Atlantis'teki eğitimi sırasında bizzat Thot'un başından geçenleri dile getirdiğini tahmin etmekteyiz. Belli ki daha sonra Thot bu olanları kaleme almış ve "Thot'un Kitabı" olarak bilinen inisiyatik bilgileri oluşturmuştur. Thot gerçekten de inisiye olmuş hatta bununla da kalmayarak bu sırları "Osiris Öğretisi" adı altında Mısır'a getirerek, Tufan sonrasında da bu bilgilerin yaşamasına olanak sağlamış.

Anlatım son derece sade ve basit. Yer yer sembolik anlatımlar bulunsa da, anlatılmak istenen meselenin özü rahatlıkla anlaşılabilecek durumdadır. Ruhsal varlığın en incesinden en kabasına doğru farklı boyutlardaki maddi alemlere nasıl süzüldüğünü tüm açıklığıyla dile getirilmiş. Böylelikle evrenin yedili yapısı da açık bir şekilde anlatılmıştır. "Beden içinde yaşarken İlahi Yaşamı boş bir düş gibi hayal etmekten başka bir şey yapamayan insanların dünyası işte böyle bir dünyadır..." sözüyle bu dünyaya doğan varlıkların unutma sürecine girdikleri anlatılmaktadır. 

Metinde geçen Satürn Bölgesi yukarıda görüldüğü gibi yedi katlı göğün (Ruhsal İdareci Planların) en üst kısmında yer alan bir planın sembolik ismidir. Bu ezoterik sembol başka toplumların ezoterik anlatımlarında da geçer. Bu sembolü kullananlardan biri de Batıni Ekol'ün Anadolu'daki en önde gelen uygulayıcılarından Mevlana'dır.

Mevlana'nın hemen hemen tamamen açık bir şekilde dile getirdiği konulardan biri de Evrensel İdare Mekanizması ve bu mekanizmanın dünyamızla olan bağlantılarıdır. Bu konuya kitaplarında hayli yer vermiştir. Bunlardan konumuzla direk ilgisi olan bir bölüm;

Mesnevi'de İdris Peygamber'in bir enkarnasyonunda 8 yıl Satürn'de (Zuhal) öğrenim görüp inisiye olduğu, Dünyaya döndüğünde de astrolojiyi ve astronomiyi uygulayıp öğrettiği şu dizelerle anlatılmaktadır:
"İdris yıldızların cinsindedi. Onun için 8 yıl Zuhal'de kaldı.
Zuhal, Doğular'da da onun dostu oldu, Batılar'da da.
Herhalde onunla konuştu, onun sırlarına mahrem oldu.
Kaybolduktan sonra tekrar Dünya'ya gelince, yeryüzünde yıldızlar bilimine dair dersler verdi."

Bu ve buna benzer birçok kaynak ve en önemlisi Kuran-ı Kerim'deki ayetlerle de tarama yapılırsa, İdris Peygamber ile Thot'un aynı kişiler olduğu söylenir. Mevlana'nın bu dizelerine de bakılırsa Thot'un Kitabıyla ne kadar paralel oldukları ortaya çıkıyor aslında. 
Satürn'de eğitim görmek, Satürn'le irtibata girmek ezoterizmde de genel olarak bir vahiy sistemini anlatır. Aynı zamanda 7 kat göğün sırrına varmak demektir. Ve belirtildiği gibi bu sırra ancak inisiyeler ulaşabilir.

Kuran-ı Kerim'de de bu ezoterik bilgileri doğrular nitelikte bazı ayetler vardır. Bu ayetlerin öncesinde birtakım peygamberlerin Hz. Muhammed Peygamberce anılması istenir ve sıra İdris Peygambere gelir:
"Kitap'ta İdris'i de an. Şüphesiz o doğru sözlü bir kimse, bir nebi idi. Onu yüce bir makama yükselttik." (MERYEM Suresi 56-57)

Ayetin hemen devamında İdris Peygamber'in Tufandan önceki nesle ait bir kişi olduğu son derece açık bir şekilde anlatılmaktadır:

"İşte bunlar, Adem'in ve Nuh ile beraber (gemiye) bindirdiklerimizin soyundan, İbrahim'in, Yakub'un ve doğru yola iletip seçtiklerimizin soyundan kendilerine nimet verdiğimiz nebilerdir." (MERYEM Suresi 58. Ayet)

Thot'un Kitabına devam edelim...

"Thot Osiris'in kendisine izlettiği bu vizyondan çok etkilenmişti. Ancak aklına bazı sorular takılmıştı:

-Dünyaya gelen bu ruhlara sonra neler oluyor? Bu madde girdabından kurtulamamak diye bir şey söz konusu olabiliyor muydu?

Zihninden bu sorular geçerken, Osiris'in kendisine gösterdiği vizyon da yavaş yavaş silinmeye başlamıştır. Bir ara Osiris'in o muhteşem görüntüsüyle karşı karşıya geldi ve ardından Thot kendisini siyah bir bulutun içinde buluverdi. Ancak bu sefer gördükleri hiç de iç açıcı şeyler değildi.
Canavarımsı hayvanları andıran garip mahluklar tarafından parçalanmakta olan çaresizlik içindeki insanlar bu kez gözünün önünde canlanmıştı... Çevresini çok korkunç bir manzara kaplamıştı.. Pırıltılar içindeki bu dünyadan, sanki yer altındaki zindanlara inmiş gibiydi...

Derken yine Osiris'in sesi duyuldu:
-Kendilerini bu girdaptan kurtaramayan ruhların kaderi budur işte!... Onların bu ısdırapları ancak, tam bir şuur kaybı demek olan, tahrip oluşlarıyla birlikte sona ermektedir."

Burada yeniden araya girip birkaç bilgi vermek gerekiyor:
Metapsişik çalışmalar ve ezoterik öğretilerde de çok sıklıkla kullanılan "Tahrip olmak" kavramı, metapsişik ve ezoterik öğretilerde "Astral Yanma" olarak tanımlanır. Bu kavram Kuran-ı Kerim'de ise "Helak olmak" olarak tanımlanır.
Maddeye bağlanabilmek için kendi ışığını azaltmak zorunda kalan varlık, dünyada yaşarken astral yapısında da çok büyük bir kabalaşmaya maruz kalır. Astral yapısı kabalaşan ve adeta bir kabuk gibi varlığın iç ışığını bedensel yaşamına aktarmasına engel olan bu sonuçla her varlık karşılaşmaktadır. Her varlık bu dünyadan ayrılıp asıl vatanına dönerken bu astral kabuktan kurtulma zorunluluğu ile karşı karşıya gelir.
İnisiyasyonun asıl amacı işte bu kabuğu henüz daha dünyadayken yok etmektir. Ancak Kutsal kitabımıza göre herkesin bu kabuktan kurtulması gerekmektedir. Bu kabuklardan kurtulmanın yolu da Kitap'ta bize anlatıldığı gibi Pozitif enerjiler içinde kalabilmektir. Çünkü bu tortuyu yaratan ana etken Negatif enerjilerdir. Görüldüğü gibi çaresi son derece basit ama uygulaması ise son derece zor olan bir çalışmadır bu. Tüm dinlerin insanları neden pozitif alana yöneltmeye çalıştığının sebebi işte burada yatmaktadır. Aslına bakarsanız, dinlerde uygulanan çeşitli ibadet ve ayinlerle de bu gerçekleştirilmeye çalışılır ancak günümüzde bu ne kadar farkındalık yaratan bir konu, o tartışılır.

Kitaba geri dönelim:
"Sıra aşağıya inen ruhların tekrar yukarı çıkış süreçlerini Thot'a göstermeye gelmişti. Tekrar gökyüzünü kaplayan 7 katlı gök, Thot'un gözü önünde canlandırılmıştı.
Osiris, birinci kubbeye çıkmaya çalışan birkaç ruhu göstererek şunları söylüyordu:

-Birinci kubbeye doğru çıkmaya çalışan şu ruh topluluğunu görüyor musun? Bir kısmı Dünya'ya doğru tıpkı fırtınaya tutulmuş kuşlar gibi düşmekte.Diğer bir kısmı da, var güçleriyle bir üst kubbeye ulaşmak için büyük bir çaba sarfetmekteler. Ve sırayla kubbeleri teker teker geçiyorlar. Her bir üst kubbeye tırmandıkça nasıl da parıldadıklarını görüyor musun? En üst kubbeye varabilenler için bu serüven sona ermektedir.
Bu birkaç dakika içinde gördüklerin yüzyıllarca süren insanlık tarihinin kısa bir görünümünden ibarettir. Ve bu serüven hala devam etmektedir. Bu yol, inenler ve çıkanlarla doludur... Ve şunu asla unutma ki, inmiş olanlar bir gün mutlaka yeniden çıkmak zorundadırlar. Bu onların değişmez kaderidir. Ancak bunun hiç de kolay bir şey olmadığını görüyorsun. Umarım gördüklerini anlıyorsundur...

Thot büyülenmiş gibi olduğu yerde hareketsiz donup kalmış, kendisine seyrettirilenleri takip etmeye çalışıyordu. Osiris'in ne anlatmaya çalıştığını anladığını belirtmek için başını hafifçe aşağıya doğru eğdi.

-Bu çıkışı başarabilmem için ne yapmam gerekiyor?

-Ruhunu yükseltebilmek için fazlalıklarından kurtulman gerekir. Ruhunu hafifleştirmeye bak. Yedi kubbeyi tırmanan ve içinden geçtikleri bölgelere kıvılcımlar saçan şu uzaklardaki ruhların uçuşlarını seyrederek, kararmış manevi varlığını günlük güneşlik hale getirmeye çalış. Zira sen de onları takip edebilirsin. Yücelmek için istemek yeterlidir. Etrafa nasıl dağıldıklarına ve ilahi gruplar oluşturduklarına bir bak. Her biri kendilerine uygun bölgelere kadar yükselip, o bölgenin meleğinin kanatları altında toplanmaktalar. Bu yedi bölge hep bir ağızdan şunu söylemektedir:

"Bilgelik... Aşk... Adalet... Güzellik... Görkem... Bilim... Ölümsüzlük...""

Bu son paragrafta çok önemli ve öte alemin çok belirleyici bir özelliği dile getirilmiştir. Bedenini terk eden varlığın öte alemde kendisine uygun bir bölgede yer edinebildiğinden bahseder. Bu şimdiye kadar gerçekleştirilen metapsişik çalışmalarda da anlaşılmış olan bir durumdur.
Metapsişik çalışmalarda "Spatyom", dinsel terminolojide ise "Ahiret" olarak isimlendirilen öte alemin maddesel yapısının, çok yüksek titreşimli maddelerden oluştuğu ve bu oluşumun da kendi içinde en kabasından en süptiline kadar çeşitli merhalelerden meydana geldiği söylenmektedir. Metapsişik çalışmaları takip edenler bilirler, bedenini terk eden her varlık, astral bedeniyle bu mekana intikal etmektedir. Dünyada yaşarken astral bedenimizi ne kadar inceltebildiysek yani astral tortularımızdan ne derece arınabildiysek, öte alemde o kadar yüksek seviyelerde bir yer edinmemiz mümkün olabilecektir. Bu tamamen kendiliğinden gerçekleşen bir süreçtir. Öte alemin hangi vibrasyonel kısmına astral bedenimiz senkronize olursa, orada bir yer edinmemiz kaçınılmaz olacak, istesek de öteki mertebelere geçiş mümkün olmayacaktır. Thot'un kitabında da tek cümleyle özetlenen budur: "Her biri kendilerine uygun bölgelere kadar yükselip, o bölgenin meleğinin kanatları altında toplanmaktalar."

Bunca uzun lafın kısası aslında şudur:
"Dönüşümüz O'nadır."

"Hepinizin dönüşü ancak O'nadır. Allah bunu bir gerçek olarak vaad etmiştir. Şüphesiz o başlangıçta yaratmayı yapar, sonra iman edip salih ameller işleyenleri adaletle mükafatlandırmak için onu (yaratmayı) tekrar eder. Kafirlere gelince, inkar etmekte olduklarından dolayı, onlar için kaynar sudan bir içki ve elem dolu bir azap vardır." YUNUS Suresi (10/4)

Surenin devamında gelen ayetler de insanın seçme özgürlüklerini istedikleri gibi kullandıklarını ve bu seçimlerinin sonuçlarıyla karşılaştıklarını anlatmaktadır:

"Şüphesiz bize kavuşacağını ummayan ve dünya hayatına razı olup onunla yetinerek tatmin olanlar var ya işte onların kazanmakta oldukları günahlar yüzünden, varacakları yer ateştir... Eğer Allah insanlara, onların hemen hayra kavuşmayı istedikleri gibi, şerri de acele verseydi, elbette onların ecellerine hükmolunurdu. İşte biz, bize kavuşmayı ummayanları, kendi azgınlıkları içerisinde bırakırız." YUNUS Suresi (7,8,11 Ayetler)

Umarım keyifle ve iştahla okumuşsunuzdur.

Bundan sonraki yazılarımda yine dünyamız içerisindeki sorunlar veya herhangi bir şeylerden bahsedeceğim. Gerçek dünyaya geri döneceğim yani :)

Görüşürüz
Özge


Faydalanan Kaynaklar;
Kuran-ı Kerim Meali (Diyanet İşleri Başkanlığı, Yaşar Nuri Öztürk, Süleyman Ateş,Yavuz, Elmalılı Hamdi Yazır)
Ergun Candan (Kuran-ı Kerim'in Gizli Öğretisi)
Sembolizm ve Ezoterizm ile ilgili Çeşitli web siteleri

5 Temmuz 2014 Cumartesi

BİLDİKLERİNİZİ UNUTUP HER ŞEYE YENİDEN BAŞLAYIN - 2




Bir önceki yazının devamı niteliğinde olan bu yazımda Kuran-ı Kerim'de neden yer yer sembolik bir anlatım tercih edilmiş olduğuna ve bu sembollerin ezoterizmde ne anlam(lar)a geldiğinden bahsedeceğim.

Öncelikle "Ezoterizm"'in ne anlama geldiğinden kısaca bahsedeyim. Ezoterizm, Grekçe "iç, içteki, içsel" anlamına gelen "esoterikos" kelimesinden türetilmiş bir isimdir. İslam Ezoterizmi'nde ise bu kelimeye karşılık "Batınilik" terimi kullanılır. Batıni sözcüğü ise yine "iç yüz, içteki" anlamına geliyor. Bunun Türkçe karşılığıysa "içrek" kelimesidir yani "içte kalan, saklı, gizli"  anlamına gelir. 
Ezoterik literatürde gizli öğreticilik terimine karşılık olarak kullanılan sözcük ise “inisiyasyon”dur. İnisiyasyon kelimesi kök olarak Latince “initiato”dan gelir. İngilizce ve Fransızca’da aynı şekilde geçer. Osmanlıca’da karşılığı “tedris, irşat”dır. Anlamı ise herkese açıklanmayan, herkese öğretilmeyen, gizli bir yerde ve gizli bir şekilde gerçekleştirilen bir öğretim şeklidir.
Bu kavramların ne anlama geldiği, Kuran-ı Kerim ve diğer dini kaynaklardaki sembolik anlamları ifade etmesi bakımından çok önemli.

Sembolizm Ezoterizm’in evrensel dilidir. İnsanlar binlerce yıldır bir düşünceyi izah etmek için birçok yol denemişti. Bu düşüncenin anlamını kademeli şekilde insanların anlayışlarına ve olgunluklarına göre bir takım kalıplar içerisine sokup anlatmışlardı. Peki neden?
Farz edin ki karşınızda farklı seviyelerde insanlar var ve bu insanlara bazı gerçekleri açıkça anlatamıyorsunuz. Bir kısmına bir meseleyi açıkça, hiçbir kalıba sokmadan anlatabilirsiniz ama bir kısmına anlatamazsınız (bu anlama-idrak seviyesinden kaynaklı olabilir, yaşadığı toplumdaki kurallarla ilgili olabilir vs) Bu durumda bu kişilere olayı benzetme yoluyla anlatma yoluna gidebilirsiniz. Anlatacağınız gerçeği, bir örneğe veya bir mecaza dayandırarak anlatma yoluna gidersiniz. Bu benzetme bazen bir tabiat olayı olabileceği gibi bazen de bir şekil, bir nesne veya bir hikaye olabilir. Bu şekilde anlattığınızda olayları sembolik hale getirmiş olursunuz.
Ezoterizmde sembolizm evrensel bir öğretim metodudur. Sembolik anlatım, insanın etrafını saran karanlıklar arasındaki bir kaderi çözmek ve ona hakim olmak için insan çabasına tercüman olmaktadır. Buradaki “karanlık”; yeryüzünde yaşamakta olan insanın kapalı şuuru ve buna bağlı olarak bilgisizliğini ifade ediyor.
Sembolizmi açıklayan en güzel sözlerden biri de; “O hem apaçık, hem de kapalı ve anlaşılmaz durumdadır. Çünkü sembol gizleyerek açıklar, açıklayarak gizler.
Dolayısıyla bu sözle şunu da anlıyoruz; bir sembolün, gizlediği sırrı anladım dediğinizde acaba kaçıncı derecedeki anlamına vakıf oldunuz? Bunu tam olarak bilemeyeceğiz ancak Ulu Önder Atatürk’ün de dediği gibi;
Sahip olduğunuz kudret damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur” :)  Yani isterseniz başarabilirsiniz diyelim ve artık sembollere ve sembolik anlatımlara geçelim.

Güneş döndüğü zaman,
Yıldızlar, bulanıp söndüğü zaman,
Dağlar, yürütüldüğü zaman,
Gebe develer salıverildiği zaman,
Yaban hayatı yaşayan tüm canlılar toplandığı zaman,
Denizler kaynatıldığı zaman,
Ruhlar (bedenlerle) eşleştirildiği zaman,
Diri diri gömülen kız çocuğunun, hangi günahtan ötürü öldürüldüğü sorulduğu zaman,
Amel defteri açıldığı zaman,
Gökyüzü (yerinden) sıyrılıp koparıldığı zaman
Cehennem alevlendirildiği zaman,
Cennet yaklaştırıldığı zaman,
Herkes önceden hazırlayıp getirdiği şeyleri bilecektir.” (TEKVİR Suresi : 1-14)

Bu surede şüphesiz gelecek olan kıyamet günü tasvir edilmiş. Kuran’da kıyamet gününün tasviri çok çeşitli şekillerde yapılmış bu arada, hepsi de sembolik anlatımlar içermekte.

Güneş, yıldızlar ve dağlardaki değişimler dünyanın geçireceği fiziksel değişimleri ve özellikle de eksen kaymasıyla birlikte yaşanacak olayları tasvir etmektedir. Aynı zamanda doğadaki bu tip sembollerin de kendi içerisinde ayrı ayrı anlamları bulunur, onlarla birlikte diğer derin anlamlara da ulaşılabilir.

“Gebe develerin salıverilmesi” sembolünü ise o dönemin şartlarını dikkate alarak yorumlamak gerekir. O dönemde yaşayan Arap toplumu için gebe develer çok kıymetliydi ve onlara gözleri gibi bakarlardı. Çünkü onlar için en değerli mal varlığı develerdi ve mal varlığının çoğalmasıyla birlikte geçimlerini daha iyi sağlayabileceklerdi. Sonuçta ticaretin bel kemiği develerle taşınan mallardı. Bu şartlar dikkate alındığında gebe develerin terk edilmesi, insanların bütün konsantrasyonlarının maddeden manevi alana yönelteceklerinin sembolü anlamına gelir diyebiliriz.
Ruhların bedenlerle eşleştirilmesi, birden fazla yaşamın var olduğuna ve hangi yaşamda insanların ne şekilde bir performans gösterdiklerinin ölçülmesi anlamına gelir. Bu da ancak yine surede geçen “Amel defteri açıldığı zaman” mümkün olabilecek bir durumdur. Amel defteri Doğu Ezoterizminde ifade edilen ve Batı Ezoterizminde kullanılan “Akaşik Kayıtlar”a karşılık gelen bir semboldür. Yukarıda aktarılan surenin son ayeti de bunu desteklemektedir.
(Akaşik kayıtlar için detaylı bir araştırma yapmanızı tavsiye ederim. Ama çok kısaca bahsedecek olursak; Akaşik Kayıtlar evrende meydana gelen hiçbir olayın ve hiçbir hareketin yok olmadığını, hepsinin izlerini bıraktığını ve kaydolduğunu ileri süren teozoflarca kullanılan bir terimdir. Kuran- Kerim’deki “Levh-i Mahfuz” kavramınını da akaşa kavramıyla ilişkili olarak yorumlayan teozofistler de vardır.)

Cehennemin alevlerinin arttırılması çok manidar bir sembol olarak karşımıza çıkıyor. Ateş ezoterizmde (astral tortulardan) arınmayı ifade eder. Bu bilgi dikkate alınarak değerlendirildiğinde arındırıcı ruhsal-kozmik tesirlerin devre sonunda yoğunlaşarak dünyamıza yönlendirileceği ifade edilmektedir. Birçoğumuzun sandığı gibi cehennemde ateşlerde yanmak terimi gerçek anlamda bir yanma anlamına gelmeyebilir. Bir arınma gerçekleşecektir ve bu arınmayla pişmanlıkla birlikte vicdan azabı da denilebilecek bir azap çekileceği şeklinde yorumlanabilir.

Yine Kıyamet tasvirlerinin yoğun olarak yapıldığı bir sure ile devam edelim.

Kim ondan yüz çevirirse şüphesiz ki o, kıyamet gününde ağır bir günah yükü yüklenecektir. Onlar o günahın cezası içinde ebediyen kalacaklardır. Sur’a üfürüleceği gün bu ağır yük onlar için ne kötü bir yüktür!
O gün günahkarları, (gözleri korkudan donup) gömgök kesilmiş olarak hasredeceğiz.
(TA-HA Suresi 100-102)

Buradaki “gömgök” önemli bir semboldür. Göksel bilgilik, ilahilik ve kozmik bilgilerle yüz yüze gelmeyi anlatır. Aynı sembol Türk Mitolojisinde de kullanılmış ve Oğuz Kağan’ın doğduğunda yüzünün gömgök renkli olduğu ifade edilmiş. Yukarıdaki ayette geçen günahkarların yüzünün gömgök kesilmesi; herkesi gerçeklerle yüz yüze geleceği anlamına gelir. Yani güneş doğduğunda hiçbir ayrım gözetmeksizin herkesin yüzüne doğacak, herkes göksel bilgelik, ilahilik ve kozmik bilgilerle karşı karşıya gelecektir.
Sur’a üflenmesi çok açık bir şekilde kıyametin sembolü olarak kullanılmıştır zaten. Bu sembol Hz. İsa tarafından da kullanılmış ve öğrencilerinin kendisine sorduğu “Çağın bitimini gösteren belirti ne olacak?” sorusuna cevaben şöyle demiş;
Kendisi güçlü bir borazan sesiyle melekleri gönderecek, Melekler O’nun seçtiklerini göğün bir ucundan öbür ucuna dek, dünyanın dört bucağından toplayacaklar.
Çağın bitimi ile kastedilen, içinde bulunduğumuz Demir Çağın sona ermesi ve yeni çağın (Altın Çağ) başlangıcıdır. Sonuçta bu bitiş aynı zamanda bir uyanış yani kıyamet (ayağa kalkış) olarak dinsel metinlerde anlatılmıştır. İsrafil’in üfleyeceği borunun ezoterik anlamı ise, Melekut Aleminin kozmik etkileridir. Anlayış arttırıcı ve insanı şuur uyanıklığına götürücü bu etkilerin insanlara yollanmasıyla birlikte bir değişimin olacağı anlatılmak istenir. Bu şuur uyanıklığıyla insan bütün egoistliğini, duygusallığını ve nefsini yenerek kendisine tam hakimiyeti gerçekleştirecektir. Bunun çok zor bir iş olduğu bilindiği ve anlatılmak istendiği için yapılan tüm kıyamet tasvirleri büyük zorluklar ve ıstıraplar içinde geçilecekmiş gibi anlatılır.
Aslında bu tür bir uyanış insanların yaşadığı süre boyunca da istenmektedir ki bunu sağlayanlara da “cennet” vaadedilmiştir. Ama bu uyanışı gerçekleştiremeyenler için belirlenmiş bir zamanda topyekûn olarak gerçekleştirilecektir. Kıyamette gerçekleşecek olan budur. (Bu konunun tabi ki daha detaylı anlatımları da var ancak sembolik anlatımlar iç içe geçmiş sembollerden oluştuğu için şimdilik ilk örtüyü kaldırmış olalım)

(Ey Muhammed!) Sana dağların (kıyamet günündeki) halini soruyorlar. De ki: “Rabbim onları toz edip savuracak. Onların yerlerini dümdüz, boş bir alan halinde bırakacaktır. Orada hiçbir çukur, hiçbir tümsek göremeyeceksin.” O gün kendisinden yan çizmek mümkün olmayan davetçiye (İsrafil’e) uyarlar. Sesler, Rahman’ın azametinden dolayı kısılmıştır. Artık sadece fısıltılar kalmıştır” (TA-HA Suresi 105-108)
Dağ sembolü ezoterizmde çok geniş bir yer alır. İçerdiği anlamlardan biri de insanların realitelerini, kabullenmelerini, köklü inançlarını ve şimdiye kadar bildikleri veya kabullendikleri doğrularını ifade eder. Ayeti bu açıklamayla ele alırsak çok net olarak göreceğimiz şey az çok şu oluyor: İnsanların şimdiye kadar ki bildiği gerçekler, kabul ettiği, inandığı ve sarıldığı tüm realiteler yerle bir olacak. Tüm seslerin kısıldığı ve sadece fısıltının kalmış olması ise sanki bu açıklamayı desteklercesine, artık eski anlayışların hiçbir şekilde bir anlam ifade etmedikleri durumu izah edilmiştir.


Yerin ve dağların sarsılacağı ve dağların akıp giden kum yığını olacağı günü (kıyameti) hatırla.
Hal böyle iken inkar ederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek olan bir günden (kıyametten) nasıl korunursunuz?
O günle gök (bile) yarılır, Allah’ın vaadi gerçekleşir.” (MÜZEMMİL Suresi 14, 17-18)

Buradaki çocukların ak sakallı ihtiyarlara çevrilmesi çok önemli bir semboldür. Ak sakallı ihtiyar tüm mitolojilerde ve dinsel metinlerde ve hatta günümüzde rüyalarımızda bile “Bilgeliğin” tasviri olarak kullanılır. Çocuk ise saflığın sembolüdür. Çocukların ak sakallı ihtiyara çevrilmesi, saflığını koruyanların bilgelikle yüz yüze geleceği anlamına gelir.
Diğer sembol olan göğün yarılması ise göksel bilgilerle yeryüzünün buluşması anlamına gelir ki gayet açıktır aslında. Son olarak ise bu kıyamet günün vaadedilmiş olduğu belirtilmiştir, yani yalnızca Allah’ın bildiği bir zamanda kıyamet günü gerçekleşecektir.

Bu örnekler vermekle bitmez ama son olarak;
…Kötülüğe batanlar ise mutsuz kimselerdir! Onlar iliklere işleyen bir ateş ve bir kaynar su içindedirler. Ne serin ve ne de yararlı olan zifiri bir gölge içinde!..” (VAKIA Suresi 41-44)
Vakıa Suresinin yukarıdaki ayetinde cehenneme atıf yapılmıştır. Arınmanın sembolü olan ateşle birlikte çok manidar bir şekilde su sembolü de kullanılmıştır. Buradan da cehennemin aslında bir arınmanın sembolü olarak değerlendirilmesi gerektiği görülebilir.

Gördüğünüz gibi bazı ayetler sembolik anlatımlarla ifade edilmiş, bazılar ise tamamen apaçık şekilde belirtilmiştir. Eğer siz de kitabı derinlemesine anlamak ve şimdiye kadar bize anlatılanlardan dolayı aklınızda yer eden onlarca soru işaretlerinden kurtulmak isterseniz bu sembolik anlatımları da göz önünde bulundurarak, ezoterik-batıni tasavvufi yaklaşımdan da yararlanarak gayet iyi üstesinden gelebilirsiniz. Kapalı şuurumuzdan dolayı tam olarak anlamını kavrayamayız belki ama olduğunuzdan 1 adım önde olmak da çok iyi hissettiriyor :)

Ama öncelikle sembollerin ne anlama geldiklerini biraz araştırıp, kendinizce bir sözlük oluşturmanızı tavsiye ederim. Sonrasında daha rahat ilerleyebilirsiniz.


Bu yazıma aşağıdaki ayetle son vermiş olayım;

Ön bilgi: Ağaç ezoterizmde yeryüzü ile gökyüzünün evliliğinin sembolüdür. Toprağa uzanan kökleriyle yeryüzüne bağlıdır, buna karşılık gökyüzüne uzanan yüksek dallarıyla da gökyüzüne kucak açmıştır.

Görmedin mi Allah güzel bir sözü nasıl misal getirdi? (Güzel bir söz) kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir.” (İBRAHİM Suresi 24. Ayet)


Bir sonraki yazıda görüşmek üzere,

Özge



Faydalanan Kaynaklar;

Kuran-ı Kerim Meali (Diyanet İşleri Başkanlığı, Yaşar Nuri Öztürk, Süleyman Ateş,Yavuz, Elmalılı Hamdi Yazır)
Ergun Candan (Kuran-ı Kerim'in Gizli Öğretisi)
Sembolizm ve Ezoterizm ile ilgili Çeşitli web siteleri