KURTULMASI KOLAY AMANSIZ HASTALIK
Tüm televizyon kanallarında, özellikle de şu "daha ciddi olan" programlarda sürekli olarak birileri çıkıp bir şeyler anlatıyor. Herkes ne çok şey biliyor, ne çok şey konuşuyor. Sazı ellerine almak için birbirleriyle yarışmıyorlar, adeta savaşıyorlar. Doğru düzgün kimsenin bir hitabet gücü veya yeteneği de yok, kendilerini dinletmek bir yana izlerken sinirden kaskatı kesiliyor insan.
Bu son yıllarda türeyen "Her şeyin uzmanı" tipler, güya bildiklerini sandıkları konularda kelimenin tam anlamıyla ahkam kesiyorlar. Bir konu hakkındaki fikirlerini yüksek sesle, bağırarak, direterek ve hatta dikte ederek karşısındakilere ve izleyenlere hiçbir sorgulama yapılmasını istemeden kabul ettirmek istiyorlar. Herkesin bildiği yanlış veya eksik, ama onların bildikleri veya söyledikleri kesinlikle doğruymuş gibi... Hatta bazen 2 kişi karşılıklı tartışırken, aslında aynı şeyleri söylemelerine rağmen, saatlerce konuşabiliyorlar. Ah bir anlasalar aslında ne kadar komik göründüklerini ve aynı şeylerden bahsettiklerini.. İşte bunlar hep cevap vermek için dinledikleri için.
İşte bu yeni çağın hastalığı; Anlamak için dinlemek yerine cevap vermek için dinlemek.
Bunu ben de dahil, hepimiz yapıyoruz aslında, karşımızdaki bir şeyler anlatırken, onu dinlemek yerine, o kişi lafını bitirdiğinde kafamızda vereceğimiz cevabı düşünüp tasarlıyoruz. Böyle böyle karşımızdakini dinlememeye, sonunda sadece kendimizi dinlemeye başlıyoruz. Konuşurken kendimizi anlatıyoruz, düşünürken kendimizi düşünüyoruz. Varsa yoksa kendimiz! Sonra da bu kadar medeniyet seviyesine ulaşmış insanlar olarak "Nasıl bu kadar bencil olabiliyoruz?" diye soruyoruz. Acı olan da şu ki bu "Nasıl bu kadar bencil olabiliyoruz?" sorusunu kendimize değil de bizim dışımızdaki diğer insanları refere ederek soruyoruz. Yani bencilliğimizi sorgularken bile dürüst olamayıp aslında diğer insanlara "Siz çok bencilsiniz ama ben değilim" mesajını derinden ve doğrudan vermeye çalışıyoruz. İyi meziyetleri kendimize ama kötü davranış ve yaftaları hep karşımızdakilere yapıştırıyoruz.
İçimizden kaç kişi gerçekten kendiyle yüzleşme cesaretini gösterebilir? Lafta değil, gerçekten bu cesareti gösterebilecek kişi sayısı bence çok azdır. Çünkü insan eğer birazcık vicdan ve merhametini kaybetmemişse, kendisiyle yüzleşirken yaralanır, azap çeker, kendisinden utanır. Birine karşı yaptığınız yanlış, hatalı veya olmaması gereken bir davranış veya sözünüzü sonradan düşündüğünüzde için için utanırsınız ve "Ya ne gerek vardı" cümleleriyle içiniz sıkışır. Hatta kimileri kendi kendine aklına gelen bir hatalı davranışı için farkında olmadan, hatta elinde olmayarak "Ayyyy, offf" gibi sesli serzenişte bulunur. Bu uygulama yani kendinle yüzleşme, aslında çok zordur. Biraz sıkar yani. Hem mecazi anlamda sıkar hem de gerçek anlamda sıkar.
Hayat da zaten bundan ibaret; zor olan güzeldir, her zorluğun ardında kolaylık ve ferahlık vardır, zor bir işi başarırsan iyi mevkilere gelebilirsin vs vs.
Bir televizyon programı izlerken işte düşüne düşüne geldiğim nokta bu oldu. Aslında hiçbirimiz hiçbir şey bilmiyoruz. Sadece herkesin kendine göre doğruları ve yanlışları var. Bir de genel geçer kurallar ve kanunlar var. Ama bir zamanlar sahip olduğumuz onca kültür, bilgi, sevgi-saygı kural ve çerçeveleri, etik kurallar, ayıplar, gelenekler, görenekler zamanla değişip bu hale geldiği için tüm kuralların oturduğu koltuklar da değişti. Öyle bir dejenere olmuşuz ki sinsice, en yüz kızartıcı suç olan hırsızlık bile "Çalıyor ama çalışıyor" cümlesiyle kılıflandırılıyor artık.
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın geçtiğimiz günlerde TÜİK'e yaptırdığı bir araştırmanın sonuçları açıklandı biliyorsunuz. Her ne kadar saptırılmış sonuçlar olduğuna inansam da ben bu anketin %100 tarafsız ve gerçek olduğunu varsayarak birkaç örnek vereceğim:
-Katılımcıların %20'si az yalan söylemenin günah olmadığını belirtmiş (Bu oran Marmara bölgesinde en yüksek seviyesine ulaşıyor)
-Katılımcıların %11,7'si kurşun döktürmenin doğru olduğuna inanıyor
-Türkiye genelinde Helal ve Haramlar günümüz şartlarını da dikkate alarak yeniden gözden geçirilmeli diyenlerin oranı %46
Şimdi bu oranlar gerçekle her ne kadar çelişkili de olsa doğru kabul edip sadece şunu söylüyorum:
"Yalan" sadece dini açıdan değil, kültürel açıdan da doğru olmayan bir şey iken, halkın %20'si günah değil diyorsa,
Helal alnının teriyle, emeğinin karşılığı olarak, herhangi birinin hakkını yemeden senin hakkın olan bir kazanım,
Haram ise birinin hakkını yiyerek, aslında sana ait olmayan bir kazanım anlamlarına geliyorken halkın %46'sı günümüz şartlarında bu terimler yeniden değerlendirilsin diyorsa biz çoktan bitmişiz demektir.
İşte belki de bu yüzdendir yalan söylerken yüzümüzün kızarmamaya başlaması ve belli bir süre sonra o yalana kendimizin de inanıyor olmamız.
İşte belki bu yüzdendir, hayatımızın her alanında haksızlığa uğramamız, birilerine kötü davranabilmeyi, ayağını kaydırarak mevki/makam sahibi olabilmeyi bu denli içimize sindirebilmemiz. Çalıştığımız iş yerlerindeki insanlar, iş yaptığımız müşterilerimiz, alışveriş yaptığımız bakkal çakkal, mecburen göbek bağımızın bulunduğu elektrik/su/doğalgaz/telefon operatörü gibi kurumlar, onlarsız yapamayacağımız bankalar, kısacası bir şekilde temasta bulunduğumuz her yer ve herkesle zaman zaman ya biz onlara ya da onlar bize haksızlık ediyorlar. Ya biz hep şikayet halindeyiz, ya da onlar.
Bu kadar yazdım yazdım ama bitirişim böyle afilli olmayacak;
İşte bunlar hep yozlaşma. Başkalaşım geçiriyoruz toplumca.
Sinsice, yavaş yavaş, derinden damarlara enjekte edilmiş bir zehir gibi tüm benliğimizi avucuna almış ve bizi insan olmaktan çıkartmış bir hastalık bu.
Bu hastalığın kolay olmayan ama zor da olmayan bir ilacı var, herkes de bu ilaca aslında sahip. Sadece biraz aramamız gerekiyordur. Bana öyle geliyor ki "en son nerede bıraktıysak oradadır".
Görüşürüz
Özge

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder