26 Mayıs 2014 Pazartesi

İNSANLARIN, KİŞİSEL ALANLARINI KAYBETMESİ



Her insanın fiziksel olarak korumak istediği bir kişisel alanı vardır. Bahsettiğim şey evi, kendine ait odası veya sosyal medyadaki hesabı değil, 30 cm ile 3 m arasında değişen fiziksel bir alan vardır ve kişi normal şartlarda bunu korumak ister. Bu alanların genişliği ortamdan ortama veya kişiden kişiye farklılık gösterir.

Bu alanlar genel olarak 4'e ayrılır;

Mahrem Alan: 30-45cm'lik alan, malumunuz en özel ve en yakın insanların girmesine izin verdiğimiz, bir nevi mahrem alanımızdır. Bu sınırlar, duygusal olarak en yakınımız olarak gördüğümüz aile, eş-sevgili, kardeşler, çocuklar gibi bireylerin aşmasına müsaade ettiğimiz alandır. Başka insanların bu kadar yakınımızda olmaları bizi fizyolojik olarak rahatsız eder ve tepki göstermemize neden olur. Bu durumun, beynimizde oluşan duygu dolayısıyla, kalbimizden daha çok kan pompalanmasına ve ""Kaçma-Saldırma" duygularından en az birini hissettirecek adrenalini salgılamamıza neden olan birçok biyolojik açıklaması da var.

Sosyal Alan: Genellikle yabancı veya tanımadığımız insanlarla iletişimimizde koruduğumuz alandır. Kısa süreliğine iletişimde olduğumuz -örn; yolda adres sorduğumuz biri, bakkal, iş yerinde işe yeni başlamış biri- insanlarla aramıza koyduğumuz mesafedir ve yaklaşık 120-200 cm arasındadır.

Kişisel Alan: Parti, eğlence, kokteyl vb organizasyonel ortamlardaki kitle ile, çok yakın arkadaş olduklarımız hariç, aramıza koyduğumuz 40-75 cmlik mesafedir.

Ortak Alan: Kalabalık bir grupta onlara hitap ederken veya o ortamın içindeyken kullanmak istediğimiz mesafe en az 3 metredir. Bu alan özellikle sokakta yürüyüş yaparken, park, cafe, restoran gibi yerlerde kullandığımız ve kullanmaya ihtiyaç duyduğumuz alandır. Bir cafe veya restorana gittiğimizde insanlardan en uzaktaki masayı, tatilde plajdaki en sessiz yeri seçmemiz bundandır.

Bunca bilgi ne içindi? Artık bu kentte yürüyüş yaparken bırakın ortak alanı, kişisel alanı, mahrem alan olarak tabir edilen alanlara başkalarının girmesinden çok rahatsız oluyorum! O sırada yukarıda da bahsettiğim "Kaç-Saldır" komutu şiddetli bir şekilde beynimde yanıp yanıp sönüyor ve kendimi gerçekten çok zor zaptediyorum.

Son yıllarda bende inceden inceden beliren insanlardan kaçma duygusunun sebebinin kesinlikle bu olduğunu düşünüyorum.

Ya şimdi düşünün Beşiktaş Ihlamurdere caddesinin başından sonuna doğru yürüdüğünüzü. Dapdar kaldırımlar, ortadan saçma sapan bir araba yolu, o daracık kaldırımlar üzerinde abuk subuk ne kadar cafe varsa onların masaları, sandalyeleri veya dükkanların nedense içeride durması gerekirken dışarıda duran mallarıyla dolu. Haliyle bu 15-20 dk'lık yolda yürürken en az 40-50 tane tanımadığın insan sağına soluna çarparak veya nefesini ensende hissedeceğin şekilde yürüyor.

Sonra vay efendim ne bakmışım öyle dik dik, yok efendim ne varmış altı üstü çantası omzumu parçalamış, aman ne var ki ayağın mı kopmuşmuş derken cinlenmemek hiç ama hiç işten değil.

Bir örnek daha veriyorum.

O lanet cafe'ler! Oturduğun sandalyenin hemen arkasında oturan kişi anıra anıra gülerken benim sandalyemi de sallamak suretiyle mecburen beni de duygularına ortak ediyor! Aynı anda kafamızı arkaya çevirsek burun buruna gelecek kadar dibimde ve ben karşımda oturan arkadaşımın ne anlattığını bile duyamıyorum!

Son bir şey;

Anneanneler, babaanneler ve bilumum yaşlı teyzeler size sesleniyorum! Sizin yaşınızdaki insanlar her gün dışarıdaki cafede sütlaç yer mi yaa?? Hep aynı teyzeler ve her gün! "Kadın anam" yaşındasınız siz oturun sütlacınızı da evde yapın yiyin ayıp ya! İlla dışarıda yiyeceksen git evde yapamayacağın birşey ye bari ne bileyim künefe filan ye ama sütlaç için kaldırımın ortasını işgal ediyorsun, sonra "Pardon geçebilir miyim yol verir misiniz?" diye sorduğumda öylece bakma bari! Ayrıca şekeriniz yok mu sizin??

Ben kişisel alanımı korumak istiyorum arkadaşım! Benden saçma sapan planlamalarınızla (şehir planlama, karayolları, ve hatta doğum kontrol (!) ) aldığınız hakkımı geri istiyorum! Kalabalıktan sokağa çıkamaz olduk.. En az 3 metre alanımı çaldınız benden, geri verin ulan!

(bkz: emekli olanlar memleketine geri dönsün kampanyası)


Görüşürüz
Özge




24 Mayıs 2014 Cumartesi

HAFTA SONU...




Pazartesiden Cuma'ya kadar türlü türlü duygular (çoğu olumsuz) yaşanarak beklenen hafta sonu geldi sonunda. Bugün öğleden sonra depresyona girecek olan herkese benden selam olsun :)

Sonunda web sitemle ilgilenmeye başladım. 3 gündür kurmaya çalışıyorum ancak 3 günlük istatistiğim çok da iç açıcı değil;
2 kez kurmada sorun yaşadım
1 kez veri tabanımı çökerttim
Son olarak dün gece de web sitesi kötü niyetli birileri tarafından hacklendi. Siteyi online olarak kurmaya çabalarken bir anda sarfiyat malzemeleri satan alakasız bir siteye yönlendirildi! Ondan sonra hiçbir şey yapamadım tabi. Sinirlendim! Bu hackerların veya her ne iseler(!) başka işleri yok mu kuzum??
Her neyse her şeyi yeniden sıfırlayıp baştan başlayacağım bugün.

Umarım bitirebilirsem buradan ve çeşitli yerlerden tanıtımını yapacağım. Şimdiden hepinizi beklerim. Eğer üye olursanız eğlenceli bir yer haline getireceğimizden çok eminim :)

Bugün ve yarın daha fazla bir şey yazmadan şu siteye kanalize olmayı planlıyorum.

Peşinen cevap: Biliyorum çok kişisel oldu bu yazı. Telaşa mahal yok, yayına girmeyi bekleyen daha çok makalem var ama bugünlük böyle olsun :) Mazeretim var :)

Hadi hepinize bitmeyen haftasonları olsun umarım :)

Görüşürüz
Ö.

22 Mayıs 2014 Perşembe

İSTANBUL'U AYAKLAR ALTINA ALMA ÇILGINLIĞI


Son zamanlarda yüksek katlı binaların da çoğalmasıyla birlikte bazı markaların Pazarlama ve Reklam faaliyetlerinde dillere peydah olan olan slogan;
"İstanbul ayaklarınızın altında"
veya
"İstanbul'a tepeden bakacaksınız"...



Bunun bilinçaltındaki yeri nedir, ne anlama gelir çok merak etmekle birlikte (!) fazla itici buluyorum.
Şimdi baktığınızda bu sloganları kullananlar genellikle büyük gökdelenlerdeki daireler, yani inşaat şirketleri. Ya da bu tip yüksek katlı binaların üst katlarında bulunan, restoran, spor salonu, cafe gibi bilumum hizmet mekanları oluyor.

Şimdi bu durumda ya o rezidansların üst katından bir dairen olacak (tamam artık tepeden bakıyorsun mutlu musun?!) ya da cafe/restoran/spor salonuna gidip orada 2-3 saat vakit geçireceksin (kusura bakma da gülerim ben buna :) bütün bu kibir birkaç saat için miydi?)

Misal; geçenlerde yürüyüş yapıyordum. Fıstıkağacı yokuşundaki billboardlarda, Fulya'daki yüksek katlıların birindeki spor merkezinin reklamını gördüm. Afişte, camekan önündeki yürüyüş bandında eli yüzü düzgün bir erkek gülümseyerek manzaraya bakıyor. Ve afişin tepesindeki yazı "İstanbul'a tepeden bakacaksınız..." Manzara da manzara şimdi hakikaten, uzaktan da olsa kuş bakışı bir boğaz manzarası var oranın.

Şimdi bu tip mekanlar manzara itibariyle kimilerine göre mutlaka cezbedicidir. Ancak bu durumu İstanbul'u ayaklarınızın altına alarak veya İstanbul'a tepeden bakarak dile getirmeniz nedendir, ne çeşit bir egonun ürünüdür? Eski Türk filmlerinde köyden İstanbul'a göç eden insanların Haydarpaşa garından boğaza şöyle bir bakarak "Seni yenecem İstanbulll" lafı vardır. Acaba bilinçaltında sürekli olarak bir İstanbul'u yenme çabası mı var?

Ayrıca İstanbul'u niye yenesin ki? Böyle bir şeyi niye isteyesin? Hem İstanbul'suz yaşayamayıp hem de yenme/ayaklar altına alma/tepeden bakma çılgınlığının sebebi ne?

İnsanların yine insanlara karşı "Ego" düzeylerinin ve üstünlük yaratma çabalarının koca bir şehirle ilişkilendirilmesi çok saçma! Bir laf var "İstanbul başkasının çocuğu gibidir. Gülünce seversin, ağlayınca bırakıp kaçmak istersin", peki tepeden bakman için İstanbul'un sana ne yapmış olması lazım acaba?

Yine kafamda deli sorularla bu yazımı sonlandırırken bu konuda bir tek tespit yapacağım.
Bu slogan;
İstanbul'u ayakları altına alanların, İstanbul'u ayakları altına alma hayali kuranları kandırma biçimidir.
Malum "Beyaz Yaka" denilen güruh aslında kendini "Beyaz Yaka" sananlardan ibaret :)

Hadi görüşürüz
Ö.

20 Mayıs 2014 Salı

TÜM İŞ YERLERİNDE MUTLAKA EN AZ 1 DİKTATÖR VARDIR!



Hani “Ulan seni bana sayıyla mı verdiler” deriz ya veya “Bi bitmediniz ...” deriz. Bu isyanın frekansı çalıştığımız şirketlerde daha da bir artar.
Şimdiye kadar işittiğim, gördüğüm, duyduğum tüm şirketlerde mutlaka aynı fabrikadan çıkmış fazlaca böyle tip vardır. Her departmana yayılmıştır bunlar. Bu tipler hep oldu ve korkarım hep de olacak.

Peki nasıl tiplerdir bunlar? Şöyle;
Mesela bazıları normal şartlarda sosyal hayatımıza asla dahil etmeyeceğimiz, hatta gördüğümüzde yolumuzu değiştirmek isteyeceğimiz tiplerdir.
İş yerinde geçirdiğiniz zamanı, sanki hayattaki tek amaçları buymuş gibi zehir ederler. İnsanı çıldırtma noktasına vardırıp sinir komasına sokabilirler. Yolunda gitmeyen her şeyi otomatik olarak başkalarına yıkma gayretindedirler.

Kendilerinden beklediğiniz işlere sanki siz evden babanızın işini getirmiş gibi davranarak afra tafra yaparlar.

O koltuklarını koruma sevdasına akla hayale gelmedik çakallıklar yaparlar. Ne olursa olsun bu koltuktan/mevkiden/”title”dan olmamalılardır.

Yapılan hiçbir işi beğenmezler (gerçekten beğenmiş olsalar bile!) Milyarlarca revizyon yaparak ömrünüz geçer.

Hayatlarındaki tek ama gerçekten tek motivasyonları büyük patrona yaranmaktır. Bu nedenle amaca giden her yol mubahtır onlar için. Patrona yaranma uğruna yapamayacakları kalleşlik ve alçaklık, söyleyemeyecekleri yalan yoktur.

Bazen sizi yıldırmaya çalışırlar. Bunun en büyük nedeni sizi kendinden daha üstün görmesidir. Ama bunu asla kendine bile itiraf edemezler. Tek nedeni ise oradan kendi isteğinizle veya zorla ayrılmanızdır. Siz onun yörüngesinden kaybolun da ne şekilde olursa olsun.

Hele ki bu kişi sizin üstünüzde bir mevkideyse olaylar çekilmez bir hal alır sizin için. İstifa dilekçeniz cebinizde gezersiniz bazen. Çünkü artık bir müdürden ziyade şirket içerisinde bir diktatör tarafından yönetilirsiniz.

Mesai bittikten sonra saat 20:00 ve sonrasında telefonunuz aniden çalar. Patronunuz yahut müdürünüzdür. Yarın sabahki ilk iş olarak sizden bir şey hazırlamanızı ister. Bunun anlamı “Evde de rahat yok sana, ırgat gibi çalışıp ben ne istersem onu yapacaksın”dır. Bu telefon görüşmesi esnasında kendisi muhtemelen evindeki koltuğuna deniz anası gibi yayılmış veya arkadaşlarıyla bir Cafe’de  Mocha’sını yudumluyor veya Facebook’taki komik kedi videolarını izliyor olabilir. Sizin ise “2 saat oturayım da sonra da vurur kafayı yatarım” hayalleriniz çöp olmakla birlikte uyuyacağınız uyku da haram olmuştur. Sabaha kadar rüyalarınızda o hazırladığınız dosyada çok büyük problemler olduğunu görüp sabah da zombi gibi uyanırsınız. Zaten bir şirket telefonunuz varsa 24 saat boyunca o telefon mecburen açık kalacaktır. Bu artık eski hayatınızı terkettiğinizin diplomasıdır.

Bu tipler bazı toplumsal olaylarda çok hassasiyet gösterebilirler. Örneğin bilmem ne vakfının bilmem ne projesi için size bağışta bulunabileceğinizi sırf kendisinin de bu çeşit yardımlarda veya desteklerde bulunduğunu belirtebilmek için söyler. Örneğin her iş çıkışı Gezi olaylarına desteğe gider ama oradaki ruhu hissettiği için değil, ortamlarda bunu konuşabilmek içindir.

Sizinle dertleşir gibi yaparlar ama aslında ağzınızdan laf almaya çalışırlar. Sonra sizden aldıklarını sağa sola, 1’e 1000 katarak anlatırlar. Ne kadar zaman sonra, sonradan samimi olduğunuz biri bir gün size "Yanlış anlama ama tatlım, sen benimle ilgili şunları bunları söyledin mi hiç? X Hanım/Bey bana öyle demişti de” diye sorar. O an anlarsın neler dönmüş neler.

Sizi bireysel olarak yıpratmıştır. Ama hala sizden korkuyordur. Çünkü sizin şirkette bir “Social Network” ünüz vardır. Etrafınızda başka arkadaşlarınızla mutlusunuzdur. Bu ona batar çünkü sizi kanınızın son damlasına kadar bitirmek onun hayat gailesidir. Bu defa diğer hamle olarak arkadaşlarınızla aranıza "Fitne Sokma" programına geçilir. Bu bazen onlarla ilgili size ve/veya sizle ilgili onlara saçma sapan bir takım şeyler söyleme şeklinde olur. Bazen hepiniz eşit seviyede ve aynı işlerden mesul iseniz aynı ortamda birinin diğerinden daha iyi iş yaptığını diğerine duyurmak suretiyle olur. Ya da “Merve bu işi sen yapma Ceyda yapsın, ya da sen yapıp ona gönder bana o iş Ceyda’dan gelsin” demek suretiyle araya fitne tohumları serpilir. Eğer hisleriniz zayıfsa bunlara gocunur Ceyda’ya da bilenirsiniz. İşte bu bölücülük hamlesinden sonra artık sizi yok etmesine çok az bir zaman kalmıştır. Top artık sizdedir. Bir iş yerinin daha sonuna gelmişsinizdir. Kariyer sitelerinin biri açılır biri kapanır. Çılgınlar gibi CV’ler güncellenir. Linkedin’de hummalı bir “Bağlantı kurma” çalışması başlar. "Yolun sonuna hoş geldiniz."

Ha bu arada eğer ayrılışınız küfür kıyamet olmadıysa “Veda pastası” kesilir. Haftanın son iş günü gönderilmek üzere hazırladığınız “Veda maili”ni de unutmadan atarsınız. %90’ı hayatınızda bir daha görmek istemeyeceğiniz insanlardan oluşmasına ve bunu bilmenize rağmen yine de iletişim adreslerinizi bir bir yazarsınız. Sorun değil, bu herkesin bildiği bir yalandır. Çünkü bu iş hayatının en ulvi görevidir. O şirketteki son görevinizdir.

İşte bahsettiğim bu "Eziyetçi" insanlar topluluğun en önemli 3 değeri çok ciddi olarak eksiktir. Bunlar; Sevgi, Vicdan ve Merhamet’tir. Psikolojik açıdan bakarsanız da bunların hepsi “Aşağılık Duygusu” ndan kopamamış tiplerdir.

Ne o? Tanıdık mı geldi? Gelmemesi anormal. Eğer bu size hiç tanıdık gelmiyorsa etrafınızdaki o insanlara sıkıca sarılın ve hayatınızdan çıkarmayın. Çünkü artık yok denecek kadar azlar.

Ha bir de böyle tiplerin hiç olmadığı bir şirkette çalışıyorsanız ya rüyadasınızdır kendinizi cimcikleyin! Ya da “Oha lan harbi mi??” diyorum size.


Tüm şirketlerdeki yönetim birer küçük AKP, çalışanlar da ezilen halktır!
Ne yaparsanız yapın 3 şeyden asla vazgeçmeyin: Vicdan, Merhamet ve Sevgi.

Söyleyeceklerim bu kadardı hakim bey :)

Görüşürüz
Ö.

SENDİKALARIN BİTİP TÜKENMEYEN DERTLERİ!


Sendikalar; Soma faciasından sonra herkes gibi benim de hakkında daha yeni "birazdan fazla" bilgilendiğim konudur. 

Dün akşam (20 Mayıs 2014) Ahmet Hakan’ın sunduğu Tarafsız Bölge programında Soma felaketinin ardından sesi soluğu çıkmayan Sendikacılar vardı. İktidarın emrindeki sendikalar olduğu algısıyla ilgili tabi ki vurgu yapılarak çok da haklı olarak üzerlerine gidildi. "300 işçi öldü neredeydiniz, ilk sizin çıkıp feryat etmeniz gerekiyordu" vb sorular Ahmet Hakan tarafından sürekli olarak yöneltildi. Sendikacılar da kendilerine yöneltilen her somut soruya karşılık olarak klasik eski sendikacı ağızlarıyla olabildiğince soyut, sıkıcı, çok az anlaşılır şekilde cevaplar vererek bir şekilde konuyu sürekli olarak sendikaların problemlerine getiriyor, bir nevi "Sendika mağdurluğu" yapıyorlardı. İzlerken çok fazla sinirlenmeye başlamıştım. "Ya adam sana çok basit bir soru soruyor ya evet ya hayır bi cevap ver be adam!" şeklinde oturduğum yerden bağırıyordum.

Ama sonra bir şeyi apaçık fark ettim ki; sendikalarda geçmişten bu yana üzerine yapışmış olan bir çok ciddi olumsuz algı var. Adamlar geçmişten bugüne işçi kesiminde ayrı, patron kesiminde ayrı, hükümet kanadında ayrı birçok tarafta daima olumsuz algıya sahip oldular. Kesinlikle savunmuyorum çünkü bu algıyı yıkmak için hiçbiri de oturup “çalışmamış”! Kafalarını mevzuatlardan, istatistiklerden, dosyalardan kaldırmamışlar. Ellerine bayrak, üstlerine gömlek giyip eylem yapmaktan, "İşçiyiz, haklıyız, kazanacağız" sloganları eşliğinde bağırmaktan başka bir tek şey üretmemiş, işçileri ve haklarını aslında hep 2. plana atmışlar. 

Her neyse.. Programda maden ocaklarında sendikalaşmanın "Dikey" yapılanmasından bahsettiler. Sendikalar dikey yapılanıyorlarmış. Yani sendikalı işçiler var, onların üzerinde yine kendilerinin seçtiği (!) bir temsilci var. Şikayetler ise işçilerden temsilciye, temsilciden sendikaya gidiyormuş. 

Şimdi araya sıkıştırmam gereken çok önemli bir not daha var;

Ama dün akşam, Tarafsız Bölge programından önce Enver Aysever'in sunduğu Aykırı Sorularda madenden sağ kurtulan yiğit ve cesur işçi Sefa Köken vardı. Deniz Gezmiş t-shirt'ü ile yayına katılmış, açık yüreklilikle her şeyi anlatmıştı. Programa adeta yürek yiyp gelmişti. "Bir çuval kömüre oyunu, bir avuç kömüre canını vermesinler" sözünün sahibi Sefa. Bilmediği sorular veya klasik basın çarpıtması sorularına ise çok net bir şekilde evet, hayır, bilmiyorum diyerek kıvırmayan Sefa. Umarım Sefa'nın konuşması, onun Türkçe'si, onun duruşu herkese ders olur. 
Her neyse, Sefa da başka bir şeyden bahsetti. Bu bilgiyi araya sıkıştırmam gerekiyor. Kendisi bu sendika temsilciliği seçimlerinde belirli olan adayın dışında bir diğer aday olarak başvurmuş, Soma Madenleri şirketinin IK müdürü Sefayı evinden arabayla alarak, Sefa'nın adaylıktan vazgeçmesi konusunda kendisini üzeri kapalı tehdit etmiş. Sefa da adaylıktan çekilmiş tabi, işini kaybetmek bir yana canından bile olabileceğini düşünmüş. 

Şimdi bu bilgiyi verdikten sonra tekrar sendikaların dikey yapılanma konusuna gelelim. 

Ahmet Hakan ısrarla, işçilerin faciadan önceki 1 hafta boyunca şikayetlerde bulunduklarını, bu şikayetleri sendikaya ilettiklerini ancak bu konuda bırak adım atmayı herhangi bir yanıt bile alamadıklarını sendikacılara yöneltti. Sendikacılar da sürekli olarak "Şimdi bakın" ile başlayan cümleler kurarak yine konuyu uzatma, soruyu unutturma davranışları sergilediler. Sonunda bir şekilde sendikacılardan "Bize böyle bir bilgi veya şikayet hiç ulaşmadı, bilseydik sessiz kalır mıydık!" lafı çıkıyor. İşte size şok! 

İşçiler sendikadan şikayetçi, sendika ise bize bilgi gelmedi diyor. Bu durumda ya 2 taraftan biri yalan söylüyor, ya da ortada bambaşka bir durum var. Eğer sendika yalan söylemiyorsa o zaman bu "seçilen" işçi temsilcisi, işçinin şikayetlerini sendikaya bildirmemiş. Dolayısıyla Sefa’dan aldığımız bilgilere göre bu temsilci, patronun/şirketin adamı olmuş gibi net bir durum ortaya çıkıyor. E zaten Sefa'ya da adaylıktan çekil dememişler miydi? 

Ey sendikacılar! Yıl olmuş 2014, senelerden beri süregelen sendika tıkanıklığı belli ki sizin basiretsiz sisteminiz ve çağın ötesine geçemeyen fikirleriniz yüzünden işlemiyor. 
E demezler mi adama yatay sisteme geç diye? Artık bırakın bu çağda bütün işçileri bir temsilciye bağlama işini. Eğer olacaksa o temsilci yine olsun ama başka türlü görevler verilsin çünkü siz kolay kolay vazgeçemezsiniz eski alışkanlıklarınızdan! Bu zamanda sınırsız internet var, herkeste telefon var, yok yok! Hem internet hem de telefon iletişimini kullansanıza! Sendikalılar için bu devrimi yapmak ne kadar zor olabilir?!


Al sana çözüm!

Bütün işçiler için internet üzerinden ortak bir portal kur, sendikana da bir tane çağrı merkezi oluştur. Şikayeti olan her işçi seni ister arasın direk sendikana şikayetini bildirsin, isterse de internetteki portalın üzerinden şikayet etsin. Hem de fişlenme korkusu yaşamadan (tabi sendikalar fişlemiyorsa eğer)! Böyle bir sistemle garanti ediyorum, bazı felaketler öngörülebilir ve dahası işçilere özgüven kazandırırsınız.

Ama işte diyorum ya bir şeyleri düzeltmek için “çalışmak” lazım. Bir de bunu istemek lazım en önemlisi. Sendikacılara, patronlara, temsilcilere, diğer sorumlu sayılabilecek herkese yatarak, kafa sallayarak veya kişiliğini iktidara kiralayarak para kazanmak daha rahat gelmiş olacak ki yaşarken yer altında 1200 TL maaşla çalışan kardeşlerimiz, abilerimiz, amcalarımız yine yer altında can verdiler ve bu durum bile birilerinin rahatlığından daha az önemli.

Soma'da hayatı elinden alınmış tüm maden işçilerine Allah'tan rahmet, yakınlarına ve sağ kurtulanlara da şifa ve sabırlar dilerim.



İşçiler onurumuzdur, onurumuzu kaybetmeyelim.

Görüşürüz
Ö.