18 Temmuz 2014 Cuma



KURTULMASI KOLAY AMANSIZ HASTALIK




Tüm televizyon kanallarında, özellikle de şu "daha ciddi olan" programlarda sürekli olarak birileri çıkıp bir şeyler anlatıyor. Herkes ne çok şey biliyor, ne çok şey konuşuyor. Sazı ellerine almak için birbirleriyle yarışmıyorlar, adeta savaşıyorlar. Doğru düzgün kimsenin bir hitabet gücü veya yeteneği de yok, kendilerini dinletmek bir yana izlerken sinirden kaskatı kesiliyor insan. 

Bu son yıllarda türeyen "Her şeyin uzmanı" tipler, güya bildiklerini sandıkları konularda kelimenin tam anlamıyla ahkam kesiyorlar. Bir konu hakkındaki fikirlerini yüksek sesle, bağırarak, direterek ve hatta dikte ederek karşısındakilere ve izleyenlere hiçbir sorgulama yapılmasını istemeden kabul ettirmek istiyorlar. Herkesin bildiği yanlış veya eksik, ama onların bildikleri veya söyledikleri kesinlikle doğruymuş gibi... Hatta bazen 2 kişi karşılıklı tartışırken, aslında aynı şeyleri söylemelerine rağmen, saatlerce konuşabiliyorlar. Ah bir anlasalar aslında ne kadar komik göründüklerini ve aynı şeylerden bahsettiklerini.. İşte bunlar hep cevap vermek için dinledikleri için. 

İşte bu yeni çağın hastalığı; Anlamak için dinlemek yerine cevap vermek için dinlemek. 
Bunu ben de dahil, hepimiz yapıyoruz aslında, karşımızdaki bir şeyler anlatırken, onu dinlemek yerine, o kişi lafını bitirdiğinde kafamızda vereceğimiz cevabı düşünüp tasarlıyoruz. Böyle böyle karşımızdakini dinlememeye, sonunda sadece kendimizi dinlemeye başlıyoruz. Konuşurken kendimizi anlatıyoruz, düşünürken kendimizi düşünüyoruz. Varsa yoksa kendimiz! Sonra da bu kadar medeniyet seviyesine ulaşmış insanlar olarak "Nasıl bu kadar bencil olabiliyoruz?" diye soruyoruz. Acı olan da şu ki bu "Nasıl bu kadar bencil olabiliyoruz?" sorusunu kendimize değil de bizim dışımızdaki diğer insanları refere ederek soruyoruz. Yani bencilliğimizi sorgularken bile dürüst olamayıp aslında diğer insanlara "Siz çok bencilsiniz ama ben değilim" mesajını derinden ve doğrudan vermeye çalışıyoruz. İyi meziyetleri kendimize ama kötü davranış ve yaftaları hep karşımızdakilere yapıştırıyoruz. 

İçimizden kaç kişi gerçekten kendiyle yüzleşme cesaretini gösterebilir? Lafta değil, gerçekten bu cesareti gösterebilecek kişi sayısı bence çok azdır. Çünkü insan eğer birazcık vicdan ve merhametini kaybetmemişse, kendisiyle yüzleşirken yaralanır, azap çeker, kendisinden utanır. Birine karşı yaptığınız yanlış, hatalı veya olmaması gereken bir davranış veya sözünüzü sonradan düşündüğünüzde için için utanırsınız ve "Ya ne gerek vardı" cümleleriyle içiniz sıkışır. Hatta kimileri kendi kendine aklına gelen bir hatalı davranışı için farkında olmadan, hatta elinde olmayarak "Ayyyy, offf" gibi sesli serzenişte bulunur. Bu uygulama yani kendinle yüzleşme, aslında çok zordur. Biraz sıkar yani. Hem mecazi anlamda sıkar hem de gerçek anlamda sıkar.

Hayat da zaten bundan ibaret; zor olan güzeldir, her zorluğun ardında kolaylık ve ferahlık vardır, zor bir işi başarırsan iyi mevkilere gelebilirsin vs vs. 

Bir televizyon programı izlerken işte düşüne düşüne geldiğim nokta bu oldu. Aslında hiçbirimiz hiçbir şey bilmiyoruz. Sadece herkesin kendine göre doğruları ve yanlışları var. Bir de genel geçer kurallar ve kanunlar var. Ama bir zamanlar sahip olduğumuz onca kültür, bilgi, sevgi-saygı kural ve çerçeveleri, etik kurallar, ayıplar, gelenekler, görenekler zamanla değişip bu hale geldiği için tüm kuralların oturduğu koltuklar da değişti. Öyle bir dejenere olmuşuz ki sinsice, en yüz kızartıcı suç olan hırsızlık bile "Çalıyor ama çalışıyor" cümlesiyle kılıflandırılıyor artık. 

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın geçtiğimiz günlerde TÜİK'e yaptırdığı bir araştırmanın sonuçları açıklandı biliyorsunuz. Her ne kadar saptırılmış sonuçlar olduğuna inansam da ben bu anketin %100 tarafsız ve gerçek olduğunu varsayarak birkaç örnek vereceğim:

-Katılımcıların %20'si az yalan söylemenin günah olmadığını belirtmiş (Bu oran Marmara bölgesinde en yüksek seviyesine ulaşıyor)
-Katılımcıların %11,7'si kurşun döktürmenin doğru olduğuna inanıyor
-Türkiye genelinde Helal ve Haramlar günümüz şartlarını da dikkate alarak yeniden gözden geçirilmeli diyenlerin oranı %46

Şimdi bu oranlar gerçekle her ne kadar çelişkili de olsa doğru kabul edip sadece şunu söylüyorum: 
"Yalan" sadece dini açıdan değil, kültürel açıdan da doğru olmayan bir şey iken, halkın %20'si günah değil diyorsa,
Helal alnının teriyle, emeğinin karşılığı olarak, herhangi birinin hakkını yemeden senin hakkın olan bir kazanım, 
Haram ise birinin hakkını yiyerek, aslında sana ait olmayan bir kazanım anlamlarına geliyorken halkın %46'sı günümüz şartlarında bu terimler yeniden değerlendirilsin diyorsa biz çoktan bitmişiz demektir. 

İşte belki de bu yüzdendir yalan söylerken yüzümüzün kızarmamaya başlaması ve belli bir süre sonra o yalana kendimizin de inanıyor olmamız.
İşte belki bu yüzdendir, hayatımızın her alanında haksızlığa uğramamız, birilerine kötü davranabilmeyi, ayağını kaydırarak mevki/makam sahibi olabilmeyi bu denli içimize sindirebilmemiz. Çalıştığımız iş yerlerindeki insanlar, iş yaptığımız müşterilerimiz, alışveriş yaptığımız bakkal çakkal, mecburen göbek bağımızın bulunduğu elektrik/su/doğalgaz/telefon operatörü gibi kurumlar, onlarsız yapamayacağımız bankalar, kısacası bir şekilde temasta bulunduğumuz her yer ve herkesle zaman zaman ya biz onlara ya da onlar bize haksızlık ediyorlar. Ya biz hep şikayet halindeyiz, ya da onlar.

Bu kadar yazdım yazdım ama bitirişim böyle afilli olmayacak;

İşte bunlar hep yozlaşma. Başkalaşım geçiriyoruz toplumca.
Sinsice, yavaş yavaş, derinden damarlara enjekte edilmiş bir zehir gibi tüm benliğimizi avucuna almış ve bizi insan olmaktan çıkartmış bir hastalık bu.

Bu hastalığın kolay olmayan ama zor da olmayan bir ilacı var, herkes de bu ilaca aslında sahip. Sadece biraz aramamız gerekiyordur. Bana öyle geliyor ki "en son nerede bıraktıysak oradadır".

Görüşürüz
Özge

15 Temmuz 2014 Salı

BİLDİKLERİNİZİ UNUTUP HER ŞEYE YENİDEN BAŞLAYIN - 3




Bu yazı, "Bildiklerinizi unutup her şeye yeniden başlayın" yazı dizisinin 3. ve son bölümü niteliğindedir. Akıllarda oluşabilecek "Neden son bölüm" sorularına da kısaca şöyle cevap vermiş olayım; Bu konu -özellikle de son yıllarda- çok hassas ve kötü niyetli kişilerce başka taraflara çekilebilecek bir konudur. Ben sadece Kutsal Kitabın nasıl okunması ve nasıl okunmaMAsı gerektiği hakkında öğrendiğim birkaç şeyi paylaşmak istedim. Kitaptaki sembolik anlatımları Ezoterik birkaç anlatımla birleştirerek yeni bir sayfa açtım ve bunun minik bir kısmını paylaşmak istedim. Dolayısıyla, bu konu hakkındaki her bir detayı, Kuran'daki her bir sureyi tek tek buraya dökmeyeceğim. 

Aslında yeni bir bakış açısı ortaya koyarak, dileyenlerin bu bakış açısını geliştirebileceklerini paylaşmak istedim. Bu sebeple, çoğu kafalarda soru işaretleri bırakacak olan bu son paylaşımı yapıp bu yazı dizisine burada son vereceğim. Dileyen bu soru işaretlerini gidermek için çalışabilir, okuyabilir. Sonuçta soru işaretleri hiçbir zaman bitmeyecek, sadece bildiklerimize yenisini ekleyebiliriz.

Bugünkü yazıda bahsetmek istediğim konu; Göklerin ve Yerin 6 günde yaratılışı

"Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde (6 evrede) yaratan, sonra da Arş'a kurulup işleri yerli yerince düzene koyan Allah'tır. O'nun izni olmaksızın, hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte o Rabbiniz Allah'tır. O halde O'na kulluk edin. Hala düşünmüyor musunuz?" (YUNUS Suresi 10/3)

Göklerin ve Yerin 6 günde yaratılmış olduğunun söylenmesi bilim ve din çevrelerini geçmişten bugüne kadar hep karşı karşıya getirmiştir. Bunun en büyük nedeni bu iki tarafın da bu konudaki (ve hatta hemen hemen tüm ayetleri) ayetleri yüzeysel bir şekilde ele almasından dolayıdır. Bu anlatımlarım sembolik anlatımlar olduğunu hiçbir zaman hesaba katmadılar. Hatta bu biraz da işlerine gelmiş bile olabilir. Aslında Kuran-ı Kerim'i dışlamak isteyenlerin en çok da üzerinde durdukları ayetler hep bu ve buna benzer ayetler olmuştur. Çünkü bu ayetler çıplak anlamıyla ele alınırsa bunların bilimsel olarak bir karşılığı yoktur. Bu ve buna benzer tartışmaları ortadan kaldırabilmek için ayetleri dışsal (harici) anlamından ziyade içsel (batıni) anlamına geçebilmek gerekir.
Kuran-ı Kerim'de birden çok kez 7 kat gök tanımlaması yapılmış ve bu konu üzerinde durulmuştur. Buradaki ayette de benzer şekilde 6 günde yaratma ve sonrasında yani 7. günde Allah'ın Arş üzerine kurulup işleri yerli yerince bir düzene oturttuğundan söz ediliyor.

Bu sembolü anlayabilmek veya daha farklı bir bakış açısı edinebilmek için ilerleyen satırlarda, Mısır İnisiyasyonunda önemli bir yere sahip olan Atlantisli Bilge Thot'un Kitabından bir bölüm okuyacaksınız;

Thot'un Kitabındaki 7 günde yaratma sembolü

"Thot bir gün varoluşun kökenini derin derin düşündükten sonra uyuyakalmıştı... Bedenini ağır bir uyuşukluk içinde hissediyordu. Bedenindeki bu uyuşukluğa paralel olarak ruhu da uzaya doğru gitgide yükselmeye başlamıştı. Tam o sırada tarif edilebilecek bir şekle sahip olmayan ilahi bir varlığın kendisini ismiyle çağırdığını farketti. Korkuya kapılan Thot: "Sen kimsin?" diye sordu.
-Ben Osiris'im... En yüce Zeka'yım... Her sırrın örtüsünü kaldırabilirim... Sen ne istiyorsun?
-Ey İlahi Osiris! Varlıkların ve varoluşun kaynağını seyretmek ve Tanrı'yı tanımak istiyorum...

Osiris kesin bir dille cevap verdi:
-"Arzun yerine gelecek."

Bu kısa konuşmanın ardından benliğini kaplayan ağırlık yerini büyük bir hafifliğe bırakmıştı...
Thot, kendisini büyük bir huzur ve iç aydınlanma sağlayan bir ışığın içine gömülmüş olduğunu hissetmeye başlamıştı. Bu saydam ışın demetlerinin içinden, hayranlık uyandırıcı güzellikte şekiller geçmekteydi.
Ancak birden bire her şey değişivermiş ve üzerine aniden, içinde canavarımsı şekillerin bulunduğu korkunç karanlıklar çökmeye başlamıştı.
Koyu gri sisler içinde, iç karartıcı böğürmelerin duyulduğu rutubetli soğuk bir girdabın içine yuvarlanıvermişti. Girdabın içinden döne döne düşerken, ne dediği anlaşılmayan bir ses yükselmişti. Bu ses, ışığın sesiydi... Ne dediğini anlamasa da, bu sesi duyar duymaz rutubetli ve soğuk karanlık girdabın derinliklerinden insanı yakmayan büyük bir alev yükselmiş ve Thot'u üzerine alarak, onu bu karanlıklar girdabından yukarılara doğru hızla çıkartmaya başlamıştı. Bu alevle birlikte yükselen Thot, kendisini pırıldayan yıldızların süslediği, uzayın ferahlatıcı atmosferinin içinde bulmuştu. Alevin çevreye saçtığı pırıltılar çok tatlı bir sesle uzayın derinliklerinde kaybolup gitmişti...
Tüm uzayı ışığın sesi doldurmuştu... Aşağıda yeryüzü, yukarıda gökyüzü... İkisinin tam ortasında ise Osiris, boşlukta asılı duruyordu... Her şey bir anda olup bitmiş ve Thot şaşkınlık içinde Osiris'e bakıyordu. Osiris Thot'a: "Gördüklerinin anlamını kavradın mı?" diye sormuş, "Hayır" cevabını alınca da sözlerine şöyle devam etmişti:

-"Peki!... Öyleyse olan biteni az sonra öğreneceksin. İlk gördüğün ışık Tanrılar'ın dünyası, daha sonra içine daldığın karanlık ise, içinde insanların yaşam sürdüğü maddi alemdir.
Derinliklerden fışkıran ateşe gelince, o İlahi Kelam'dır. Tanrı Baba'dır, Kelam da Oğul. Her ikisinin oluşturduğu bütünlük ise Yaşam'dır."

Bu açıklamanın üzerine, Thot zihnine takılan kendisiyle ilgili bir soru sorar:
-."Bende nasıl bir içsel güç gelişim gösterdi ki, beden gözleriyle değil de, gönül gözleriyle görmeye başladım?"

-"Toprağın çocuğu! Kelam sendedir de ondan. Sende bulunup da hareket eden, gören ve işiten şey Kelam'ın ta kendisidir. Kutsal Ateş senin içinde gizlidir."

-"Bu herkes için geçerli midir? Yoksa sadece bana mı özgüdür?" diye soran Thot'a Osiris'in cevabı son derece kısa oldu.
-"Kutsal Ateş herkesin kalbinde gizlidir. Ancak onu sadece inisiyeler uyandırabilir."

Thot Osiris'e hitaben şöyle bir dilekte bulunur:

-"O halde bana bu İlahi oluşumun işleyişini ve insanların bu dünyaya geliş ve gidiş serüvenlerini gösterir misin?"

Bunun üzerine Osiris Thot'a gözlerini kapatıp arkasına yaslanmasını söylemişti.

Thot kendisini bir anda uzayın derinliklerinde buldu... Bir göktaşı gibi uzayda süzülüyordu... Sonra taş gibi ağırlaşmaya başladığını hissetti... Hızla karanlık bir tünelin içinden geçip dağlık bir arazide yere indi. Kendisini bir dağın zirvesinde bulmuştu... Vakit geceydi. Yerküre karanlık ve çıplaktı... Vücudunun tüm uzuvları gülle gibi ağırlaşmış, hareket etmekte bile güçlük çekiyordu... Derken gökyüzünden yeryüzünü kaplayan Osiris'in sesini işitti:

-Gözlerini yukarıya kaldır da bak!..

Birbiri üzerine binmiş eş merkezli ışıklar saçan yedi kubbe yeryüzünü Doğu'dan Batı'ya kadar kaplamıştı. En sonuncusunun üzerini ise Samanyolu sarmaktaydı.
Her biri şeffaf camdan yapılmış gibi duran ve içleri pırıl pırıl ışıklarla donatılmış yedi katlı gök tüm heybetiyle yukarıda duruyordu. Her kürede gezegene benzeyen farklı renkteki bir ışık dolanıp durmaktaydı. Bu ışık toplarına da yine farklı görünümdeki melekler eşlik etmekteydiler. Melekler ışık toplarının sürekli yanında bulunmakta, adeta onları görüp gözetmekteydiler.
Bu olup bitenleri hayranlıkla seyre dalan Thot, Osiris'in şu sözleriyle irkildi:

-Bak... Dinle... Ve anla...

Thot olup bitenlere pek bir alam veremiyordu. Bunu fark eden Osiris tekrar sözü ele aldı ve olup bitenleri açıklamaya başladı:

-Her türlü yaşama imkan veren şu yedi kubbeye bak. Bunlar hiyerarşik bir düzende sıralanmış olan göğün yedi katlarıdır. Ruhların aşağıya inip sonra tekrar yukarıya tırmanışları bu kubbelerde cereyan eder. Her birinin içindeki Yedi Melek, İlahi Kelam'ın yedi ışınıdır. Her biri ruhların varoluşunun bir yönüne kumanda etmektedir.

1.Kat (Ay Meleği)
Endişeli endişeli tebessüm ederken gördüğün başında gümüş olarak taç giymiş olan, doğum ve ölüm süreçlerini kontrol etmektedir.

2. Kat (Merkür Meleği)
Onun üstünde yer alanın görevi bilim yüklü sihirli asasıyla aşağılara inen ve yukarılara çıkan ruhlara yol göstermektedir.

3. Kat (Venüs Meleği) 
Onun hemen üstündeki meleğin elindeki aynaya bakanlar kendilerini tanımaktadırlar.

4. Kat (Güneş Meleği)
Onun da üstündeki elinde meşale tutan melek, ahengi, güzelliği ve saflığı kollar ve geliştirir.

5. Kat (Mars Meleği)
Daha da yukarılardaki elinde kılıç tutan melek evrensel adaleti yerine getirir. Varlıkların ne ekerse onu biçmesi, bu meleğin yönettiği yasalarla gerçekleşir.

6. Kat (Jüpiter Meleği)
Gök mavisi kürede tahtın içinde oturan melek ise, İlahi Zeka'nın sembolü olan Yüce Kudret Asası'nı taşımaktadır.

7. Kat (Satürn Meleği)
Göğün en üst noktasında ise, Bilgelik Küresi'ni taşıyanmelek bulunmaktadır.

Osiris'in az önce açıklamalarına karşılık olarak Thot şunları söyler:

-"Evet!... Görünen ve görünmeyenler alemleri içeren yedi bölgeyi görüyorum. Bu yedi bölgenin hepsine nüfuz eden ve hepsini yöneten Işık Kelam'ın yani biricik Tanrı'nın Yedi Işını'nı görebiliyorum. Ama ey benim yüce mürşidim, insanların bu alemdeki seyahatleri nasıl gerçekleşmektedir?"

Osiris tekrar açıklamalarına başlar:

-Samanyolu bölgesinden yedinci küreye düşen şu ışıklı tohumu görüyor musun? Bunlar Satürn bölgesine geldiklerinde kaygıdan ve tasadan uzak mutluluk içinde fakat mutluluklarının farkında olmadan yaşayan hafif buhar gibi şeylerdir. Ama Satürn bölgesinden daha aşağı bölgelere düşerken gitgide ağırlaşan bedenlere bürünürler. Her bedenlenişte içine girdikleri ortama uyum sağlarlar ve pırıltılarını gittikçe kaybederler. Bu, içine girdikleri ortamların bir zaruretidir. Kendi ışıklarını azaltmadan daha aşağı ortamlara uyum sağlayamazlar. Yaşamsal enerjileri artmaktadır ama kaba bedenlere girdikçe o semavi kökenlerinin anısını gitgide unutmaktadırlar. İşte ruhların aşağılara inişleri böyle gerçekleşmektedir.
Dünyaya geldiklerinde maddeye daha da bağlanmaya, bir beden içinde yaşam özlemiyle daha da sarhoş olan ruhlar, kendilerini maddi zevkler peşinde koşarken bulurlar ve eski anılarını tamamen unuturlar. Onlar için şehvet ve maddi zevkler yaşamlarının ana gayesi haline gelir. Beden içinde yaşarken İlahi Yaşamı boş bir düş gibi hayal etmekten başka bir şey yapamayan insanların dünyası işte böyle bir dünyadır... Ancak inisiyeler bilir ki, ruh göğün evladıdır. Aranızda böyle inisiyeler vardır ve sen de onlardan biri olacaksın."


Yukarıda anlatılanların, Thot'un Atlantis'teki eğitimi sırasında bizzat Thot'un başından geçenleri dile getirdiğini tahmin etmekteyiz. Belli ki daha sonra Thot bu olanları kaleme almış ve "Thot'un Kitabı" olarak bilinen inisiyatik bilgileri oluşturmuştur. Thot gerçekten de inisiye olmuş hatta bununla da kalmayarak bu sırları "Osiris Öğretisi" adı altında Mısır'a getirerek, Tufan sonrasında da bu bilgilerin yaşamasına olanak sağlamış.

Anlatım son derece sade ve basit. Yer yer sembolik anlatımlar bulunsa da, anlatılmak istenen meselenin özü rahatlıkla anlaşılabilecek durumdadır. Ruhsal varlığın en incesinden en kabasına doğru farklı boyutlardaki maddi alemlere nasıl süzüldüğünü tüm açıklığıyla dile getirilmiş. Böylelikle evrenin yedili yapısı da açık bir şekilde anlatılmıştır. "Beden içinde yaşarken İlahi Yaşamı boş bir düş gibi hayal etmekten başka bir şey yapamayan insanların dünyası işte böyle bir dünyadır..." sözüyle bu dünyaya doğan varlıkların unutma sürecine girdikleri anlatılmaktadır. 

Metinde geçen Satürn Bölgesi yukarıda görüldüğü gibi yedi katlı göğün (Ruhsal İdareci Planların) en üst kısmında yer alan bir planın sembolik ismidir. Bu ezoterik sembol başka toplumların ezoterik anlatımlarında da geçer. Bu sembolü kullananlardan biri de Batıni Ekol'ün Anadolu'daki en önde gelen uygulayıcılarından Mevlana'dır.

Mevlana'nın hemen hemen tamamen açık bir şekilde dile getirdiği konulardan biri de Evrensel İdare Mekanizması ve bu mekanizmanın dünyamızla olan bağlantılarıdır. Bu konuya kitaplarında hayli yer vermiştir. Bunlardan konumuzla direk ilgisi olan bir bölüm;

Mesnevi'de İdris Peygamber'in bir enkarnasyonunda 8 yıl Satürn'de (Zuhal) öğrenim görüp inisiye olduğu, Dünyaya döndüğünde de astrolojiyi ve astronomiyi uygulayıp öğrettiği şu dizelerle anlatılmaktadır:
"İdris yıldızların cinsindedi. Onun için 8 yıl Zuhal'de kaldı.
Zuhal, Doğular'da da onun dostu oldu, Batılar'da da.
Herhalde onunla konuştu, onun sırlarına mahrem oldu.
Kaybolduktan sonra tekrar Dünya'ya gelince, yeryüzünde yıldızlar bilimine dair dersler verdi."

Bu ve buna benzer birçok kaynak ve en önemlisi Kuran-ı Kerim'deki ayetlerle de tarama yapılırsa, İdris Peygamber ile Thot'un aynı kişiler olduğu söylenir. Mevlana'nın bu dizelerine de bakılırsa Thot'un Kitabıyla ne kadar paralel oldukları ortaya çıkıyor aslında. 
Satürn'de eğitim görmek, Satürn'le irtibata girmek ezoterizmde de genel olarak bir vahiy sistemini anlatır. Aynı zamanda 7 kat göğün sırrına varmak demektir. Ve belirtildiği gibi bu sırra ancak inisiyeler ulaşabilir.

Kuran-ı Kerim'de de bu ezoterik bilgileri doğrular nitelikte bazı ayetler vardır. Bu ayetlerin öncesinde birtakım peygamberlerin Hz. Muhammed Peygamberce anılması istenir ve sıra İdris Peygambere gelir:
"Kitap'ta İdris'i de an. Şüphesiz o doğru sözlü bir kimse, bir nebi idi. Onu yüce bir makama yükselttik." (MERYEM Suresi 56-57)

Ayetin hemen devamında İdris Peygamber'in Tufandan önceki nesle ait bir kişi olduğu son derece açık bir şekilde anlatılmaktadır:

"İşte bunlar, Adem'in ve Nuh ile beraber (gemiye) bindirdiklerimizin soyundan, İbrahim'in, Yakub'un ve doğru yola iletip seçtiklerimizin soyundan kendilerine nimet verdiğimiz nebilerdir." (MERYEM Suresi 58. Ayet)

Thot'un Kitabına devam edelim...

"Thot Osiris'in kendisine izlettiği bu vizyondan çok etkilenmişti. Ancak aklına bazı sorular takılmıştı:

-Dünyaya gelen bu ruhlara sonra neler oluyor? Bu madde girdabından kurtulamamak diye bir şey söz konusu olabiliyor muydu?

Zihninden bu sorular geçerken, Osiris'in kendisine gösterdiği vizyon da yavaş yavaş silinmeye başlamıştır. Bir ara Osiris'in o muhteşem görüntüsüyle karşı karşıya geldi ve ardından Thot kendisini siyah bir bulutun içinde buluverdi. Ancak bu sefer gördükleri hiç de iç açıcı şeyler değildi.
Canavarımsı hayvanları andıran garip mahluklar tarafından parçalanmakta olan çaresizlik içindeki insanlar bu kez gözünün önünde canlanmıştı... Çevresini çok korkunç bir manzara kaplamıştı.. Pırıltılar içindeki bu dünyadan, sanki yer altındaki zindanlara inmiş gibiydi...

Derken yine Osiris'in sesi duyuldu:
-Kendilerini bu girdaptan kurtaramayan ruhların kaderi budur işte!... Onların bu ısdırapları ancak, tam bir şuur kaybı demek olan, tahrip oluşlarıyla birlikte sona ermektedir."

Burada yeniden araya girip birkaç bilgi vermek gerekiyor:
Metapsişik çalışmalar ve ezoterik öğretilerde de çok sıklıkla kullanılan "Tahrip olmak" kavramı, metapsişik ve ezoterik öğretilerde "Astral Yanma" olarak tanımlanır. Bu kavram Kuran-ı Kerim'de ise "Helak olmak" olarak tanımlanır.
Maddeye bağlanabilmek için kendi ışığını azaltmak zorunda kalan varlık, dünyada yaşarken astral yapısında da çok büyük bir kabalaşmaya maruz kalır. Astral yapısı kabalaşan ve adeta bir kabuk gibi varlığın iç ışığını bedensel yaşamına aktarmasına engel olan bu sonuçla her varlık karşılaşmaktadır. Her varlık bu dünyadan ayrılıp asıl vatanına dönerken bu astral kabuktan kurtulma zorunluluğu ile karşı karşıya gelir.
İnisiyasyonun asıl amacı işte bu kabuğu henüz daha dünyadayken yok etmektir. Ancak Kutsal kitabımıza göre herkesin bu kabuktan kurtulması gerekmektedir. Bu kabuklardan kurtulmanın yolu da Kitap'ta bize anlatıldığı gibi Pozitif enerjiler içinde kalabilmektir. Çünkü bu tortuyu yaratan ana etken Negatif enerjilerdir. Görüldüğü gibi çaresi son derece basit ama uygulaması ise son derece zor olan bir çalışmadır bu. Tüm dinlerin insanları neden pozitif alana yöneltmeye çalıştığının sebebi işte burada yatmaktadır. Aslına bakarsanız, dinlerde uygulanan çeşitli ibadet ve ayinlerle de bu gerçekleştirilmeye çalışılır ancak günümüzde bu ne kadar farkındalık yaratan bir konu, o tartışılır.

Kitaba geri dönelim:
"Sıra aşağıya inen ruhların tekrar yukarı çıkış süreçlerini Thot'a göstermeye gelmişti. Tekrar gökyüzünü kaplayan 7 katlı gök, Thot'un gözü önünde canlandırılmıştı.
Osiris, birinci kubbeye çıkmaya çalışan birkaç ruhu göstererek şunları söylüyordu:

-Birinci kubbeye doğru çıkmaya çalışan şu ruh topluluğunu görüyor musun? Bir kısmı Dünya'ya doğru tıpkı fırtınaya tutulmuş kuşlar gibi düşmekte.Diğer bir kısmı da, var güçleriyle bir üst kubbeye ulaşmak için büyük bir çaba sarfetmekteler. Ve sırayla kubbeleri teker teker geçiyorlar. Her bir üst kubbeye tırmandıkça nasıl da parıldadıklarını görüyor musun? En üst kubbeye varabilenler için bu serüven sona ermektedir.
Bu birkaç dakika içinde gördüklerin yüzyıllarca süren insanlık tarihinin kısa bir görünümünden ibarettir. Ve bu serüven hala devam etmektedir. Bu yol, inenler ve çıkanlarla doludur... Ve şunu asla unutma ki, inmiş olanlar bir gün mutlaka yeniden çıkmak zorundadırlar. Bu onların değişmez kaderidir. Ancak bunun hiç de kolay bir şey olmadığını görüyorsun. Umarım gördüklerini anlıyorsundur...

Thot büyülenmiş gibi olduğu yerde hareketsiz donup kalmış, kendisine seyrettirilenleri takip etmeye çalışıyordu. Osiris'in ne anlatmaya çalıştığını anladığını belirtmek için başını hafifçe aşağıya doğru eğdi.

-Bu çıkışı başarabilmem için ne yapmam gerekiyor?

-Ruhunu yükseltebilmek için fazlalıklarından kurtulman gerekir. Ruhunu hafifleştirmeye bak. Yedi kubbeyi tırmanan ve içinden geçtikleri bölgelere kıvılcımlar saçan şu uzaklardaki ruhların uçuşlarını seyrederek, kararmış manevi varlığını günlük güneşlik hale getirmeye çalış. Zira sen de onları takip edebilirsin. Yücelmek için istemek yeterlidir. Etrafa nasıl dağıldıklarına ve ilahi gruplar oluşturduklarına bir bak. Her biri kendilerine uygun bölgelere kadar yükselip, o bölgenin meleğinin kanatları altında toplanmaktalar. Bu yedi bölge hep bir ağızdan şunu söylemektedir:

"Bilgelik... Aşk... Adalet... Güzellik... Görkem... Bilim... Ölümsüzlük...""

Bu son paragrafta çok önemli ve öte alemin çok belirleyici bir özelliği dile getirilmiştir. Bedenini terk eden varlığın öte alemde kendisine uygun bir bölgede yer edinebildiğinden bahseder. Bu şimdiye kadar gerçekleştirilen metapsişik çalışmalarda da anlaşılmış olan bir durumdur.
Metapsişik çalışmalarda "Spatyom", dinsel terminolojide ise "Ahiret" olarak isimlendirilen öte alemin maddesel yapısının, çok yüksek titreşimli maddelerden oluştuğu ve bu oluşumun da kendi içinde en kabasından en süptiline kadar çeşitli merhalelerden meydana geldiği söylenmektedir. Metapsişik çalışmaları takip edenler bilirler, bedenini terk eden her varlık, astral bedeniyle bu mekana intikal etmektedir. Dünyada yaşarken astral bedenimizi ne kadar inceltebildiysek yani astral tortularımızdan ne derece arınabildiysek, öte alemde o kadar yüksek seviyelerde bir yer edinmemiz mümkün olabilecektir. Bu tamamen kendiliğinden gerçekleşen bir süreçtir. Öte alemin hangi vibrasyonel kısmına astral bedenimiz senkronize olursa, orada bir yer edinmemiz kaçınılmaz olacak, istesek de öteki mertebelere geçiş mümkün olmayacaktır. Thot'un kitabında da tek cümleyle özetlenen budur: "Her biri kendilerine uygun bölgelere kadar yükselip, o bölgenin meleğinin kanatları altında toplanmaktalar."

Bunca uzun lafın kısası aslında şudur:
"Dönüşümüz O'nadır."

"Hepinizin dönüşü ancak O'nadır. Allah bunu bir gerçek olarak vaad etmiştir. Şüphesiz o başlangıçta yaratmayı yapar, sonra iman edip salih ameller işleyenleri adaletle mükafatlandırmak için onu (yaratmayı) tekrar eder. Kafirlere gelince, inkar etmekte olduklarından dolayı, onlar için kaynar sudan bir içki ve elem dolu bir azap vardır." YUNUS Suresi (10/4)

Surenin devamında gelen ayetler de insanın seçme özgürlüklerini istedikleri gibi kullandıklarını ve bu seçimlerinin sonuçlarıyla karşılaştıklarını anlatmaktadır:

"Şüphesiz bize kavuşacağını ummayan ve dünya hayatına razı olup onunla yetinerek tatmin olanlar var ya işte onların kazanmakta oldukları günahlar yüzünden, varacakları yer ateştir... Eğer Allah insanlara, onların hemen hayra kavuşmayı istedikleri gibi, şerri de acele verseydi, elbette onların ecellerine hükmolunurdu. İşte biz, bize kavuşmayı ummayanları, kendi azgınlıkları içerisinde bırakırız." YUNUS Suresi (7,8,11 Ayetler)

Umarım keyifle ve iştahla okumuşsunuzdur.

Bundan sonraki yazılarımda yine dünyamız içerisindeki sorunlar veya herhangi bir şeylerden bahsedeceğim. Gerçek dünyaya geri döneceğim yani :)

Görüşürüz
Özge


Faydalanan Kaynaklar;
Kuran-ı Kerim Meali (Diyanet İşleri Başkanlığı, Yaşar Nuri Öztürk, Süleyman Ateş,Yavuz, Elmalılı Hamdi Yazır)
Ergun Candan (Kuran-ı Kerim'in Gizli Öğretisi)
Sembolizm ve Ezoterizm ile ilgili Çeşitli web siteleri

5 Temmuz 2014 Cumartesi

BİLDİKLERİNİZİ UNUTUP HER ŞEYE YENİDEN BAŞLAYIN - 2




Bir önceki yazının devamı niteliğinde olan bu yazımda Kuran-ı Kerim'de neden yer yer sembolik bir anlatım tercih edilmiş olduğuna ve bu sembollerin ezoterizmde ne anlam(lar)a geldiğinden bahsedeceğim.

Öncelikle "Ezoterizm"'in ne anlama geldiğinden kısaca bahsedeyim. Ezoterizm, Grekçe "iç, içteki, içsel" anlamına gelen "esoterikos" kelimesinden türetilmiş bir isimdir. İslam Ezoterizmi'nde ise bu kelimeye karşılık "Batınilik" terimi kullanılır. Batıni sözcüğü ise yine "iç yüz, içteki" anlamına geliyor. Bunun Türkçe karşılığıysa "içrek" kelimesidir yani "içte kalan, saklı, gizli"  anlamına gelir. 
Ezoterik literatürde gizli öğreticilik terimine karşılık olarak kullanılan sözcük ise “inisiyasyon”dur. İnisiyasyon kelimesi kök olarak Latince “initiato”dan gelir. İngilizce ve Fransızca’da aynı şekilde geçer. Osmanlıca’da karşılığı “tedris, irşat”dır. Anlamı ise herkese açıklanmayan, herkese öğretilmeyen, gizli bir yerde ve gizli bir şekilde gerçekleştirilen bir öğretim şeklidir.
Bu kavramların ne anlama geldiği, Kuran-ı Kerim ve diğer dini kaynaklardaki sembolik anlamları ifade etmesi bakımından çok önemli.

Sembolizm Ezoterizm’in evrensel dilidir. İnsanlar binlerce yıldır bir düşünceyi izah etmek için birçok yol denemişti. Bu düşüncenin anlamını kademeli şekilde insanların anlayışlarına ve olgunluklarına göre bir takım kalıplar içerisine sokup anlatmışlardı. Peki neden?
Farz edin ki karşınızda farklı seviyelerde insanlar var ve bu insanlara bazı gerçekleri açıkça anlatamıyorsunuz. Bir kısmına bir meseleyi açıkça, hiçbir kalıba sokmadan anlatabilirsiniz ama bir kısmına anlatamazsınız (bu anlama-idrak seviyesinden kaynaklı olabilir, yaşadığı toplumdaki kurallarla ilgili olabilir vs) Bu durumda bu kişilere olayı benzetme yoluyla anlatma yoluna gidebilirsiniz. Anlatacağınız gerçeği, bir örneğe veya bir mecaza dayandırarak anlatma yoluna gidersiniz. Bu benzetme bazen bir tabiat olayı olabileceği gibi bazen de bir şekil, bir nesne veya bir hikaye olabilir. Bu şekilde anlattığınızda olayları sembolik hale getirmiş olursunuz.
Ezoterizmde sembolizm evrensel bir öğretim metodudur. Sembolik anlatım, insanın etrafını saran karanlıklar arasındaki bir kaderi çözmek ve ona hakim olmak için insan çabasına tercüman olmaktadır. Buradaki “karanlık”; yeryüzünde yaşamakta olan insanın kapalı şuuru ve buna bağlı olarak bilgisizliğini ifade ediyor.
Sembolizmi açıklayan en güzel sözlerden biri de; “O hem apaçık, hem de kapalı ve anlaşılmaz durumdadır. Çünkü sembol gizleyerek açıklar, açıklayarak gizler.
Dolayısıyla bu sözle şunu da anlıyoruz; bir sembolün, gizlediği sırrı anladım dediğinizde acaba kaçıncı derecedeki anlamına vakıf oldunuz? Bunu tam olarak bilemeyeceğiz ancak Ulu Önder Atatürk’ün de dediği gibi;
Sahip olduğunuz kudret damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur” :)  Yani isterseniz başarabilirsiniz diyelim ve artık sembollere ve sembolik anlatımlara geçelim.

Güneş döndüğü zaman,
Yıldızlar, bulanıp söndüğü zaman,
Dağlar, yürütüldüğü zaman,
Gebe develer salıverildiği zaman,
Yaban hayatı yaşayan tüm canlılar toplandığı zaman,
Denizler kaynatıldığı zaman,
Ruhlar (bedenlerle) eşleştirildiği zaman,
Diri diri gömülen kız çocuğunun, hangi günahtan ötürü öldürüldüğü sorulduğu zaman,
Amel defteri açıldığı zaman,
Gökyüzü (yerinden) sıyrılıp koparıldığı zaman
Cehennem alevlendirildiği zaman,
Cennet yaklaştırıldığı zaman,
Herkes önceden hazırlayıp getirdiği şeyleri bilecektir.” (TEKVİR Suresi : 1-14)

Bu surede şüphesiz gelecek olan kıyamet günü tasvir edilmiş. Kuran’da kıyamet gününün tasviri çok çeşitli şekillerde yapılmış bu arada, hepsi de sembolik anlatımlar içermekte.

Güneş, yıldızlar ve dağlardaki değişimler dünyanın geçireceği fiziksel değişimleri ve özellikle de eksen kaymasıyla birlikte yaşanacak olayları tasvir etmektedir. Aynı zamanda doğadaki bu tip sembollerin de kendi içerisinde ayrı ayrı anlamları bulunur, onlarla birlikte diğer derin anlamlara da ulaşılabilir.

“Gebe develerin salıverilmesi” sembolünü ise o dönemin şartlarını dikkate alarak yorumlamak gerekir. O dönemde yaşayan Arap toplumu için gebe develer çok kıymetliydi ve onlara gözleri gibi bakarlardı. Çünkü onlar için en değerli mal varlığı develerdi ve mal varlığının çoğalmasıyla birlikte geçimlerini daha iyi sağlayabileceklerdi. Sonuçta ticaretin bel kemiği develerle taşınan mallardı. Bu şartlar dikkate alındığında gebe develerin terk edilmesi, insanların bütün konsantrasyonlarının maddeden manevi alana yönelteceklerinin sembolü anlamına gelir diyebiliriz.
Ruhların bedenlerle eşleştirilmesi, birden fazla yaşamın var olduğuna ve hangi yaşamda insanların ne şekilde bir performans gösterdiklerinin ölçülmesi anlamına gelir. Bu da ancak yine surede geçen “Amel defteri açıldığı zaman” mümkün olabilecek bir durumdur. Amel defteri Doğu Ezoterizminde ifade edilen ve Batı Ezoterizminde kullanılan “Akaşik Kayıtlar”a karşılık gelen bir semboldür. Yukarıda aktarılan surenin son ayeti de bunu desteklemektedir.
(Akaşik kayıtlar için detaylı bir araştırma yapmanızı tavsiye ederim. Ama çok kısaca bahsedecek olursak; Akaşik Kayıtlar evrende meydana gelen hiçbir olayın ve hiçbir hareketin yok olmadığını, hepsinin izlerini bıraktığını ve kaydolduğunu ileri süren teozoflarca kullanılan bir terimdir. Kuran- Kerim’deki “Levh-i Mahfuz” kavramınını da akaşa kavramıyla ilişkili olarak yorumlayan teozofistler de vardır.)

Cehennemin alevlerinin arttırılması çok manidar bir sembol olarak karşımıza çıkıyor. Ateş ezoterizmde (astral tortulardan) arınmayı ifade eder. Bu bilgi dikkate alınarak değerlendirildiğinde arındırıcı ruhsal-kozmik tesirlerin devre sonunda yoğunlaşarak dünyamıza yönlendirileceği ifade edilmektedir. Birçoğumuzun sandığı gibi cehennemde ateşlerde yanmak terimi gerçek anlamda bir yanma anlamına gelmeyebilir. Bir arınma gerçekleşecektir ve bu arınmayla pişmanlıkla birlikte vicdan azabı da denilebilecek bir azap çekileceği şeklinde yorumlanabilir.

Yine Kıyamet tasvirlerinin yoğun olarak yapıldığı bir sure ile devam edelim.

Kim ondan yüz çevirirse şüphesiz ki o, kıyamet gününde ağır bir günah yükü yüklenecektir. Onlar o günahın cezası içinde ebediyen kalacaklardır. Sur’a üfürüleceği gün bu ağır yük onlar için ne kötü bir yüktür!
O gün günahkarları, (gözleri korkudan donup) gömgök kesilmiş olarak hasredeceğiz.
(TA-HA Suresi 100-102)

Buradaki “gömgök” önemli bir semboldür. Göksel bilgilik, ilahilik ve kozmik bilgilerle yüz yüze gelmeyi anlatır. Aynı sembol Türk Mitolojisinde de kullanılmış ve Oğuz Kağan’ın doğduğunda yüzünün gömgök renkli olduğu ifade edilmiş. Yukarıdaki ayette geçen günahkarların yüzünün gömgök kesilmesi; herkesi gerçeklerle yüz yüze geleceği anlamına gelir. Yani güneş doğduğunda hiçbir ayrım gözetmeksizin herkesin yüzüne doğacak, herkes göksel bilgelik, ilahilik ve kozmik bilgilerle karşı karşıya gelecektir.
Sur’a üflenmesi çok açık bir şekilde kıyametin sembolü olarak kullanılmıştır zaten. Bu sembol Hz. İsa tarafından da kullanılmış ve öğrencilerinin kendisine sorduğu “Çağın bitimini gösteren belirti ne olacak?” sorusuna cevaben şöyle demiş;
Kendisi güçlü bir borazan sesiyle melekleri gönderecek, Melekler O’nun seçtiklerini göğün bir ucundan öbür ucuna dek, dünyanın dört bucağından toplayacaklar.
Çağın bitimi ile kastedilen, içinde bulunduğumuz Demir Çağın sona ermesi ve yeni çağın (Altın Çağ) başlangıcıdır. Sonuçta bu bitiş aynı zamanda bir uyanış yani kıyamet (ayağa kalkış) olarak dinsel metinlerde anlatılmıştır. İsrafil’in üfleyeceği borunun ezoterik anlamı ise, Melekut Aleminin kozmik etkileridir. Anlayış arttırıcı ve insanı şuur uyanıklığına götürücü bu etkilerin insanlara yollanmasıyla birlikte bir değişimin olacağı anlatılmak istenir. Bu şuur uyanıklığıyla insan bütün egoistliğini, duygusallığını ve nefsini yenerek kendisine tam hakimiyeti gerçekleştirecektir. Bunun çok zor bir iş olduğu bilindiği ve anlatılmak istendiği için yapılan tüm kıyamet tasvirleri büyük zorluklar ve ıstıraplar içinde geçilecekmiş gibi anlatılır.
Aslında bu tür bir uyanış insanların yaşadığı süre boyunca da istenmektedir ki bunu sağlayanlara da “cennet” vaadedilmiştir. Ama bu uyanışı gerçekleştiremeyenler için belirlenmiş bir zamanda topyekûn olarak gerçekleştirilecektir. Kıyamette gerçekleşecek olan budur. (Bu konunun tabi ki daha detaylı anlatımları da var ancak sembolik anlatımlar iç içe geçmiş sembollerden oluştuğu için şimdilik ilk örtüyü kaldırmış olalım)

(Ey Muhammed!) Sana dağların (kıyamet günündeki) halini soruyorlar. De ki: “Rabbim onları toz edip savuracak. Onların yerlerini dümdüz, boş bir alan halinde bırakacaktır. Orada hiçbir çukur, hiçbir tümsek göremeyeceksin.” O gün kendisinden yan çizmek mümkün olmayan davetçiye (İsrafil’e) uyarlar. Sesler, Rahman’ın azametinden dolayı kısılmıştır. Artık sadece fısıltılar kalmıştır” (TA-HA Suresi 105-108)
Dağ sembolü ezoterizmde çok geniş bir yer alır. İçerdiği anlamlardan biri de insanların realitelerini, kabullenmelerini, köklü inançlarını ve şimdiye kadar bildikleri veya kabullendikleri doğrularını ifade eder. Ayeti bu açıklamayla ele alırsak çok net olarak göreceğimiz şey az çok şu oluyor: İnsanların şimdiye kadar ki bildiği gerçekler, kabul ettiği, inandığı ve sarıldığı tüm realiteler yerle bir olacak. Tüm seslerin kısıldığı ve sadece fısıltının kalmış olması ise sanki bu açıklamayı desteklercesine, artık eski anlayışların hiçbir şekilde bir anlam ifade etmedikleri durumu izah edilmiştir.


Yerin ve dağların sarsılacağı ve dağların akıp giden kum yığını olacağı günü (kıyameti) hatırla.
Hal böyle iken inkar ederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek olan bir günden (kıyametten) nasıl korunursunuz?
O günle gök (bile) yarılır, Allah’ın vaadi gerçekleşir.” (MÜZEMMİL Suresi 14, 17-18)

Buradaki çocukların ak sakallı ihtiyarlara çevrilmesi çok önemli bir semboldür. Ak sakallı ihtiyar tüm mitolojilerde ve dinsel metinlerde ve hatta günümüzde rüyalarımızda bile “Bilgeliğin” tasviri olarak kullanılır. Çocuk ise saflığın sembolüdür. Çocukların ak sakallı ihtiyara çevrilmesi, saflığını koruyanların bilgelikle yüz yüze geleceği anlamına gelir.
Diğer sembol olan göğün yarılması ise göksel bilgilerle yeryüzünün buluşması anlamına gelir ki gayet açıktır aslında. Son olarak ise bu kıyamet günün vaadedilmiş olduğu belirtilmiştir, yani yalnızca Allah’ın bildiği bir zamanda kıyamet günü gerçekleşecektir.

Bu örnekler vermekle bitmez ama son olarak;
…Kötülüğe batanlar ise mutsuz kimselerdir! Onlar iliklere işleyen bir ateş ve bir kaynar su içindedirler. Ne serin ve ne de yararlı olan zifiri bir gölge içinde!..” (VAKIA Suresi 41-44)
Vakıa Suresinin yukarıdaki ayetinde cehenneme atıf yapılmıştır. Arınmanın sembolü olan ateşle birlikte çok manidar bir şekilde su sembolü de kullanılmıştır. Buradan da cehennemin aslında bir arınmanın sembolü olarak değerlendirilmesi gerektiği görülebilir.

Gördüğünüz gibi bazı ayetler sembolik anlatımlarla ifade edilmiş, bazılar ise tamamen apaçık şekilde belirtilmiştir. Eğer siz de kitabı derinlemesine anlamak ve şimdiye kadar bize anlatılanlardan dolayı aklınızda yer eden onlarca soru işaretlerinden kurtulmak isterseniz bu sembolik anlatımları da göz önünde bulundurarak, ezoterik-batıni tasavvufi yaklaşımdan da yararlanarak gayet iyi üstesinden gelebilirsiniz. Kapalı şuurumuzdan dolayı tam olarak anlamını kavrayamayız belki ama olduğunuzdan 1 adım önde olmak da çok iyi hissettiriyor :)

Ama öncelikle sembollerin ne anlama geldiklerini biraz araştırıp, kendinizce bir sözlük oluşturmanızı tavsiye ederim. Sonrasında daha rahat ilerleyebilirsiniz.


Bu yazıma aşağıdaki ayetle son vermiş olayım;

Ön bilgi: Ağaç ezoterizmde yeryüzü ile gökyüzünün evliliğinin sembolüdür. Toprağa uzanan kökleriyle yeryüzüne bağlıdır, buna karşılık gökyüzüne uzanan yüksek dallarıyla da gökyüzüne kucak açmıştır.

Görmedin mi Allah güzel bir sözü nasıl misal getirdi? (Güzel bir söz) kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir.” (İBRAHİM Suresi 24. Ayet)


Bir sonraki yazıda görüşmek üzere,

Özge



Faydalanan Kaynaklar;

Kuran-ı Kerim Meali (Diyanet İşleri Başkanlığı, Yaşar Nuri Öztürk, Süleyman Ateş,Yavuz, Elmalılı Hamdi Yazır)
Ergun Candan (Kuran-ı Kerim'in Gizli Öğretisi)
Sembolizm ve Ezoterizm ile ilgili Çeşitli web siteleri

4 Temmuz 2014 Cuma

BİLDİKLERİNİZİ UNUTUP HER ŞEYE YENİDEN BAŞLAYIN - 1




Uzun süredir yazamıyordum. Bu zaman içinde biraz kendime çalıştım. Okudum, düşündüm, yine okudum ve yine düşündüm. Okudukça aydınlandım, düşündükçe korktum.

Yaşadığımız dünya içerisinde çok tehlikeli bir hale getirilen "Din" konusunu okuyup sorgularken, gelinmesi gereken noktayı tabi ki yakalayamadım ancak, bir önceki "Ezberci" halimden de en az bir adım önde olduğumdan eminim.
Çünkü bir şeyi fark ettim ki; "Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, deniz de arkasından 7 deniz de katılarak yardımcı olsa (mürekkep olsa) Allah'ın kelimeleri tükenmez. Allah Azizdir, Hakimdir. (Lokman Suresi 27.Ayet)"

Tarih boyunca yeryüzüne Peygamberler inmiş, insanlık "akıl ve düşünce" mucizesine sahip olduğu halde insanları yine de uyarmak için kitaplar ve vahiyler indirilmiştir. Ancak "akıl ve düşünce" mucizesine sahip olan varlıklarımız aynı zamanda "nefis" sahibi olduğundan aşırılıklara kaçarak bugünkü deyimimizle "İnsanlıklarından çıkmış" duruma gelmiş, tarih boyunca yaşanan mucize ve uyarıları dikkate almamış, aksine yalanlamış ve tahrip etmiştir.

Bugün, hangi dine mensup olursa olsun, çok çok az sayıda insan gerçekten kutsal kitaplarda bulunan uyarıların ne anlama geldiğini anlayabiliyor. Kuran-ı Kerim'den önce inen kitapların sonradan değiştirildiğini zaten bilmeyen yoktur herhalde... Ancak son olarak inmiş olan Kuran-ı Kerim'in değiştirilmediği varsayılıyor. Aslında bu kitabın değiştirilmemesi tüm insanlık için büyük bir şans iken, bu defa Kitabın kelamlarını istedikleri gibi çevirerek, veya kitabı bir kenara bırakıp hadisleri kullanarak insanları gerçek dinden uzaklaştırıp, diledikleri yöne çekebiliyorlar. Halbuki Kuran'da şimdiye kadarki tüm peygamber ve dinlere yemin yok mudur? Sadece tek bir örnek;
"De ki; "Allah'a, bize indirilene (Kuran'a), İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve Yakuboğullarına indirilene, Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere Rablerinden verilene inandık. Onların hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz. Biz ona teslim olanlarız." Kim İslam'dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır" (Al-i İmran 84-85)

Burada şu dipnotu vermek isterim; "İslam" Arapça bir kelimedir. "Boyun eğmek, teslim olmak ve itaat etmek" anlamına gelir. Dolayısıyla Kuran-ı Kerim anlamı itibariyle diğer dinlere de "İslam" ismiyle yaklaşmış ve aslında o kapsamda değerlendirmiştir. Neredeyse tüm peygamberleri tek tek saydıktan ve "onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz" dendikten sonra İslam'dan başka bir din aramayın denmesi bu yüzdendir. Yoksa herhangi bir çelişki söz konusu değildir. Bu yaklaşımla dinlerin birliğini ve aynı kaynaktan beslendiklerini çok net olarak görebiliriz.

Ülkemizde veya diğer Müslüman ülkelerde herkes Müslüman olduğunu gururla söyler ancak insanların belki de %90'ından daha fazlası tek rehber olan Kutsal Kitabı açıp okuyup anlamaya çalışmaz. Hep başkalarının bu kitaptan okuyup kendilerine anlatılmasını beklerler. Aslında çoğu anlatılmasını da beklemez, bundan daha ziyade "Cennete gidebilmek için" ne yapması gerektiğinin, birileri tarafından kendilerine söylenmesini isterler.

Kitapta söylenenleri anlamadıktan sonra hatim indirmenin de çok bir manası olmasa gerek.. Arapça bilmeyen bir insanın Kuran'ı orijinal dilinde okuması, ona sadece "tınısal" olarak transa geçiş gibi bazı hisler dışında hiçbir şey vermez. Sesin gücü; seslerin tek tek astral özelliklerinin ne olduğunu, bileşimlerinin nasıl etkiler yarattığını, bu etkilerin canlı/cansız nesneler üzerinde hangi sonuçları meydana getirdiğini, yine bu etkilerin en üst boyutta olabilmesi için bu seslerin ne şekilde çıkartılması gerektiğini, yani sesin tonu/şiddeti/telaffuzu, nefes ve düşüncelerle uyum ilişkisini inceleyen, kökeni çok eskilere dayanan bir bilimdir. Eskiden inisiyeler, spiritüel enerji ve transa geçişte ses gücünden yararlanırlardı, bazı sesler ve tınılardan trans denilen yarı uyku haline geçiş sürecinde faydalanırlardı. Ama 1 dakika! Onlar zaten "İnisiyeler"di. Hayat ve hayat dışındaki tüm konular hakkında zaten inanılmaz bilgiye sahip kimselerdi. Peki ya biz? Kutsal Kitapta anlatılanları kaç kere okuyup anlamaya çalıştık? Orada bahsedilen geçmişte yaşanan "Hikayeler" gerçekten de bir masal(!) mı yoksa üzeri örtülü olarak bir şeyler mi anlatılmaya çalışılıyordu?

Kuran'da da geçen "Biz onu sana, aklınızı çalıştırasınız diye, Arapça bir Kuran olarak indirdik."(Yusuf Suresi 2. Ayet)

Bu konuda bir diğer ayet ise;
"...Onlar ilmini kavrayamadıkları ve kendilerine yorumu gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar. Kendilerinden öncekiler de (peygamberleri ve onlara indirilen kitapları) böyle yalanlamışlardı. Bak, o zalimlerin sonu nasıl oldu. Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez; fakat insanlar kendilerine zulmederler." (Yunus Suresi 39-44)
Bu ayette tam olarak söylenmek istenen şey şudur; "İlmini kavrayabilmek için yorum gerekir". Yorum demek o bilgiyi anlamak, idrak edebilmektir. Yorum yapabilmek için de inisiyatik bilgi sahibi olmak gerekir. İşte tam da bu yüzden Kuran-ı Kerim geldikten sonra tasavvufi çalışmalar ortaya çıkmış ve bu bilgilerin anlaşılabilmesi için büyük bir çalışma ve eğitim başlatılmıştı. Bunun nedeniyse Kuran'da da diğer dini metinlerde olduğu gibi aktarılan bilgilerin bazılarının sembollerle ifade edilmesiydi. (Neden sembollerle ifade edildiğinin de bir nedeni var ancak bu konuya burada değinmeyeceğim) Ancak ne yazık ki, asırlarca devam eden tasavvufi çalışmaların bilgi birikimi ile değil, harici eğitim sisteminin eksik/yanlış bilgileriyle insanlara Kuran-ı Kerim'in yorumları aktarılmış, geçmişteki bu değerli tasavvufi çalışmalardan büyük oranda uzaklaşılmıştır. Hatta şuanda Diyanet İşleri Başkanlığı bile tasavvufi gerçek bilgiye yeterli ilgiyi göstermiyor, adeta harici görüşün temsilciliğini yapıyor.

Dikkat edilmesi gereken diğer husus ise kitabın, o dönemin şartları dikkate alınarak okunması gerektiğidir. Kuran-ı Kerim halk üzerindeki bazı alışkanlıkları hemen o günün şartlarında değil, zamana yayarak kaldırmayı hedeflemiştir. Ancak bu durum bugün bile hala "Müslümanlıkta kadının hakkı yoktur", "Bir erkek 4 kadın alabilir" gibi ifadelerle insanlara aktarılmakta, din adeta kusurluymuş gibi gösterilerek insanlık kutuplaştırılmaktadır. Halbuki aşağıdaki Nur Suresi'nin 33. ayetine bakacak olursak;

"...Sahip olduğunuz kölelerden "mükatebe" yapmak isteyenlere gelince, eğer onlardan bir hayır görürseniz onlarla mükatebe yapın. Allah'ın size verdiği maldan onlara verin" (Nur Suresi 33. Ayet)

Bu ayet, o dönem çok yaygın olan "Kölelik - Cariyelik" sistemi göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir. Aslen Kuran'da da, bu sistemin hemen o günün şartlarında değil, zamana yayarak kaldırılmasının hedeflendiği görülüyor. Düşünsenize, zaten Hz. Muhammed bir halka kendisinin peygamber olduğunu anlatırken her türlü hakareti işitmiş hatta kendisine "Deli", "Meczup" bile denmişti. Bir de keskin değişiklikleri emretmesi, Müslümanlığı yayma görevinin daha başlamadan bitmesine neden olabilirdi. Bu tip değişimler yavaş yavaş yapılmalıydı -ki zaten zaman geçtikçe bu tip durumların ortadan kalktığını görüyoruz-.

Önemli olan bir diğer nokta ise, yanlı olmamak adına kitabın birkaç farklı meal ile birlikte değerlendirilmesi gerektiğidir. Örneğin Diyanet İşleri Başkanlığının son çevirisinde birçok yerde parantez içi açıklamalar eklenerek ayetin anlamı tamamen değiştirilmiştir. Halbuki bu durum, Diyanet İşleri Başkanlığının önceki çevirilerinde söz konusu değildi (!) Olabildiğince net ve ekleme yapılmamış bir meal bulursanız işte o zaman bilginin gücünü elde edebilirsiniz.

Aslında değinmek istediğim çok başlık var bu konu ile ilgili ama şu konuya da değinmeden geçemeyeceğim;
Hadis Kültürü
Hz. Muhammed'in en büyük mücadelelerinden biri Kuran-ı Kerim'in dışında bir din kaynağının ortaya çıkmasını engellemek olmuştur. Hatta bunun için kendi sözlerinin yazılmasına müsaade etmemiş, kendisinden habersiz yazanlara da yazdıklarını imha ettirmiştir.

"Peygamber "Ey Rabbim! Kavmim şu Kuran'ı terk edilmiş bir şey haline getirdi"dedi" (Furkan Suresi 30. Ayet)
Bu ayette çok önemli bir tespitte bulunulmuş ve Kuran-ı Kerim'in terk edildiğinden söz edilmiştir. Tarihi incelediğimizde gerçekten de öyle olmuş ve aradan geçen süre içerisinde, Kuran-ı Kerim bir kenara bırakılarak bazı harici İslam yorumcuları tarafından hadisler birinci plana çıkartılmış ve halka anlatılan İslam kültürü bu bilgilere dayandırılmıştır. Bu ayette resmen bir serzeniş bir şikayet vardır. Bu ayet adeta geleceğe tutulmuş bir ayna gibidir. Gelecekte ortaya çıkacak olan manzara daha o günlerde bu şekilde dile getirilmiştir. Baktığınızda din Kuran dini ama kitlelere yön veren inanılmaz bir Hadis kültürü ve külliyatını kendine ilke edinmiş harici İslam yorumcuları var.

"Bu, kendisinden şüphe olmayan kitaptır. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir." (Bakara Suresi 2. Ayet)
Buradaki tespit de yine bir önceki gibi kendisinden şüphe olmayan, yani kuşku ve çelişki olmayan kitap anlamında belirtilmiş olduğundan çok önemlidir. Eğer Kuran'ın sembolik anlatımı çözülebilirse, içinde hiçbir tutarsızlığın olmadığı net bir şekilde ortaya çıkar.

Ama baktığımızda bugünkü İslamiyet inancı içerisinde birbiriyle çelişkili yüzlerce mezhep ve bir o kadar da farklı anlayış ve yorumlarla karşılaşıyoruz. Bunun ana nedeni sembolik bilgilerin farklı yorumlanmasıdır. Bir diğer nedeni ise hadislerdeki farklı ve birbiriyle çelişen bilgilerdir.
"Hadis"'in kelime anlamı söz, haber demektir. Türkçe'de kullandığımız Hadis kelimesi ise Hz. Muhammed'in sözleri olarak yorumlanıyor. Bunlar Hz. Muhammed'in ölümünden 200 yıla yakın bir zaman sonra bir araya getirilmiştir. Bu dönem mezhepsel çekişmelerin ve tartışmaların İslam dünyasında çok yoğun olarak yaşandığı bir tarihti. Hadis külliyatını oluşturanlar veya hizmet edenler ne kadar titiz davranırsa davransın hiçbiri Kuran'ın kendisi kadar "kendinden şüphe olmayan" bir kitap özelliğinde olamaz. Zaten eğer hadislerin yazılması ve bir kitap haline getirilmesi istenseydi Hz. Muhammed ve çevresindeki çekirdek kadro bunun için o dönemde çalışmaya başlardı. Aksine istememiş, imha ettirmiştir. Hatta bu Hadis kültürü ile ilgili 10.yy'da araştırma yapan ve en az 100.000 hadisi ezbere bildiği söylenen Dari Kutni şöyle demiştir;
"Yalan hadisler arasında sağlam hadis, siyah öküzün derisindeki tek tük beyaz kıl kadardır"

İşte bu nedenle tartışmasız temel kaynak sadece ve sadece Kuran-ı Kerim'dir. Önemli olan Kuran'ın doğru ve anlamaya çalışarak okunmasıdır. Emin olun inisiye bilgilerle birlikte değerlendirilerek okunduğunda aydınlatıcı olan tek kaynağın bu olduğunu siz de göreceksiniz.

Son sözü ünlü Sufi Muhyiddin Arabi'nin sözüyle bitirelim;
"Din 2 türlüdür. Biri Allah katında Allah'ın bildirdiği kimse ile o kimselerin bildirdiği kimseler nazarında malum olan, öteki de halk nazarında bilinen dindir."

Faydalanan Kaynaklar;
Kuran-ı Kerim Meali (Diyanet İşleri Başkanlığı, Yaşar Nuri Öztürk, Süleyman Ateş,Yavuz, Elmalılı Hamdi Yazır)
Ergun Candan (Kuran-ı Kerim'in Gizli Öğretisi)
İnisiyasyon ve Ezoterizm ile ilgili Çeşitli web siteleri